tgindex
Arifler Yolu

Arifler Yolu Resmi Kanalıdır. Kanal daveti için aşağıdaki mesajı kullanabilirsiniz. AriflerYolu yayınlarını telegramda da yapıyor. Katılım için: https://t.me/arifler_yolu

Последний пост
7 авг.
Последнее чтение
15 авг.
Постов за неделю
0
Всего постов
21
Тип
открытый
Язык
турецкий
Категория
Религия (по похожим)
В каталоге с
13 авг.
Подписчики
541
−5 за 5 дн.
Сутки
−1
−0,18%
Неделя
 
Месяц
 
Просмотров на пост
126
21 постов
Вовлечённость
23,3%
к подписчикам
Постов в день
0,0
всего 21
Упоминаний
0
каналов
Охват размещения
оценка
1/24сутки в ленте
90
1/48двое суток
103
1/72трое суток
111

Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.

Посты

  • GAVS HZ.LERİ BUYURDULAR ALLAH’U TEALA ŞART KOYMUŞTUR.BUNUN İÇİN BİZDE DAİMA KONTROL ALACAĞIZ. ŞEYTANA BIRAKMAYACAĞIZ. NEFSE BIRAKMAYACAĞIZ. O NEFS DÜŞMANDIR, DÜŞMAN DÜŞMANINA ACIMAZ, DÜŞMAN DÜŞMANDAN HAYR GELMEZ. DAİMA KÖTÜLÜK İSTER. KUR’AN-I KERİM’DE ALLAH’U TEALA “İNNENNEFSE LE EMMARATÜN BİSSUİ” NEFSİ EMMARE DAİMA İNSAN KÖTÜLÜK İSTER,HAYR İSTEMEZ. ÇÜNKÜ DÜŞMANDIR. ALLAH’U TEALA ,İNSAN BİR DÖNERSE ALLAH’U TEALA’YA ALLAH’U TEALA ON HASENE VE İKRAMLA GELİR.BİR İNSAN ALLAH’U TEALA’YA BİR KADEME GİDERSE ALLAH DÜNYA ÇOK KÖTÜDÜR,İNSANA ZARAR VERİR HATTA PEYGAMBER (S.A.V): “DÜNYA MİHNETLİ DÜNYA LANETLİDİR.BÜTÜN GÜNAHLAR ONDAN KAYNAKLANIR.” DÜNYADAN KENDİNİ MUHAFAZA ETMEK ŞARTTIR. DİKKATLİ OLACAKSINIZ,NİYETİ ALLAH RIZASI EDİP ÇALIŞMAK LAZIM.ÇALIŞMAKLA ÇOK BÜYÜK MENFAAT OLUR. …….

  • Seyyid Muhammed Raşid hazretleri (k.s) anlatıyor: Bir köyde, yaşlı bir kadın ve onun genç kızı varmış. Yazın hasat vakti olunca köylüler sabahtan akşama kadar çalışır, kış için hazırlık yaparlarmış. Yaşlı kadınla genç kızı ise çalışmaz, yan gelip yatarlarmış. Köylüler, yaşlı kadınla kızına, "Siz niye çalışmıyorsunuz? Bakın önümüzde kış var. Sonra kışın yiyecek ekmek bulamaz aç kalırsınız" dediklerinde, yaşlı kadın onlara, "Siz bizim için tasalanmayın. Ben yaşımı aldım. Kışa çıkıp çıkmayacağım belli değil. Kızıma gelince o da evlenir, kocaya varır. Onun için bizim kış hazırlığına ihtiyacımız yok" der. Günler geçer hasat vakti biter. Kış kapıya dayanır. Yaşlı kadın ölmez, kızı da evlenip kocaya gitmez. Kışa hazırlık yapmadıkları için de evlerinde yiyecek bir şeyleri kalmaz. Yiyecek bulmak için dışarı çıkalım derler, fakat her taraf diz boyu kar olduğu için kapıdan dışarı adım atamazlar. Seyyid Muhammed Raşid hazretleri (k.s) bu menkıbeyi anlattıktan sonra, "İşte bu dünya da bizim için bir hasat yeridir Hasat vakti geçip gitmeden bu zamanı iyi değerlendirmeli, ahiret hazırlığımızı iyi yapmalıyız" demiştir.

  • Şah-ı Nakşibend k.s.a.buyurdular ki; __"Bizler müridi gerekli olduğu tarzda,yani onun içinde bulunduğu hale göre terbiye ederiz.İcabında cezbe,icabında süluk yolunu tercih ederiz.Biliriz ki,sohbetimize gelenlerinin bazılarının gönüllerin de muhabbet tohumu vardır,bazıların da yoktur veya dünyevi ve nefsani alakalardan dolayı çürümüştür.İşte bizim vazifemiz,bu fani alakaları temizlemek ve gönle muhabbet tohumu ekmek,ekilmiş olanları da hakikat zemzemi ile sulayıp yeşerterek,marifetullah güneşi ile bir ihlas fidanı haline getirmektir. Zikir telkinine gelince,,o bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir.Bundan sonraki netice,yani çakmak taşını çakıp da aşk çırasını tutuşturmak işi müride kalmıştır."

  • Gavs ABDULHAKİM el HÜSEYNÎ Hazretleri’nin sofilerinden rahmetli MOLLA METİN Korkut anlatıyor; “Bir gün, GAVS Hazretleri’nin hatme halkasındayken, kalbime şöyle bir düşünce geldi; ‘GAVS, seyyiddir; Peygamber Soyu’ndandır. Ama, ŞÂH-I HAZNE [Ahmed el Haznevî Hazretleri] seyyid değil. Başka şeyh KALMADI DA mı, O’nun yanına gitti.? BAŞKA şeyhe gitseydi ya.!’ Ben, hatme boyunca hep bunu düşündüm. Hatme BİTTİKTEN sonra, GAVS Hazretleri bana döndü ve dedi ki; -Evlâdım; insan seyyid DEĞİLSE DE, eğer ÇALIŞIRSA SEYYİD OLUR, evlâd-ı Rasûl olur, peygamber evlâdı olur. ŞÂH-I HAZNE, işte böyleydi. Kişi gerçekte seyyiddir; ama çalışmaz, o seyyid olamaz.” * ~Efendimiz Muhammed’e salât ve selâm olsun. O'nun, Şan'lı Ashâbı'na selâm olsun. Kıyâmete kadar, O’nun Nûr’lu Yolu’ndan Gidenler’e selâm olsun.~ _________ KAYNAK: Kasrik'ten Geçenler, Semerkand Yayınları.

  • Bahaüddin Buhârî Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruhu-hazretleri Peygamber efendimizin sünnetine tam uyar. O'nun yaptığı şeyleri yapmağa çok gayret ederdi. ---------------------- Resûlullah efendimizin işlediği her sünneti işlerdi.Bir defâsında Peygamberimiz Eshâb-ı kirâm ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki, Eshâb-ı kirâmdan bir grup, her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki, Eshâb-ı kirâmın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat Peygamber efendimizin koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş, Peygamber efendimizin mübârek elinin dokunduğu hamura tesir etmedi. Bahaüddin Buhârî , Resûlullah'a uymak için, talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Bahaüddin Buhârî hazretlerinin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübârek elinin dokunduğu hamura ateş tesir etmedi. Resûlullah efendimize uymaktaki derecesi bu kadar çok idi. ------------------------ İmâm-ı Rabbânî k.s bu hususta; "Her hususta tâbi olana, tâbi olunanın kemâlâtından büyük pay vardır." buyurdular. #BuharadanMenzile

  • Sultan Muhammed Râşid Hazretleri (ksa) Hac'ca gitmeden önce; halîfelerinden Seydâ Muhammed Konyevî Hazretleri'ne; -Molla Muhammed.! Biz Hac'ca gidiyoruz. Buraya gelenlere tevbeyi sen ver. Ama eski sofilere değil; yeni sofilere ver buyurmuşlar. Sonra Sultan Muhammed Râşid Hazretleri (ksa) Hac'ca gitmişler. Emir üzere Halîfe Hazretleri; verilen hizmeti yapmışlar. Daha sonra, Sultan Muhammed Râşid Hazretleri (ksa) Hac'dan gelmişler ve sormuşlar; -Molla Muhammed; eskiyi yeniyi nasıl ayırt ettin.? Halîfe Seydâ Muhammed Konyevî Hazretleri şöyle cevab vermişler; Kurban.! Himmetinizle gördüm ki; Eski Sofilerin Alnında Sâdatların MÜHRÜ VAR ! Baktım Kimde Mühür yok; 'Bu yenidir.!' diye tevbe verdim" demişler. Muhammed Râşid Hazretleri (ksa) tebessüm etmişler.

  • İmam Şa'rânî hazretleri el-envârü'l -Kudsiyye adlı eserinde anlatıyor: -Bende Evliyâlar gibi olayım diye çok istedim. Ancak hakir halimi görünce çok üzüldüm. Anladım ki yüksek Evliyâlar makamını istememde, aslında yüce Allah'ın bana kısmet ettiğine rıza göstermemek vardı. Bu düşüncemden dolayı kötü bir ölümle ölmekten çok korktum ve o gün için çok daraldı. Evden dışarı çıktım . " Ravza karşısındaki "esbab denilen dinlenme yerine vardım. Orada uyku ile uyanıklık arasında iken, kalbime şöyle ilham olundu: - Ey kulum! Seni bütün kâinattan haberdar etsem; kullarımın sayısını, canlı cansız her bir zerreyi, isimlerini, ömürlerini hayvanların cinslerini ve birbirleriyle münasebetlerini, ne kadar yumurtadan hangi yavru ve ne kadar doğum olduğunu sana keşfettirsem, cennet ve cehennemi, orada bulunan zahir/bâtın bütün nimetleri sana göstersem, benim kudretimle sen yağmur yağdırsan , ölüleri diriltsen, mümin kullarıma ikram ettiğimin hepsini senin elinden geçirsem, yinede Bana kullukta bir şey yapmış sayılmazsın. Ancak ne zaman bana kulluk ve ibadete yönelirsen, işte o vakit yakınlaşmaya başlarsın. Demek ki kardeşler! Kulun Allah'ı zikretmesi, Allah'ın mülküne bir şey katmıyor. Zikir, bizim ahvalimizi ıslah ediyor, mükâfat ve sevabı ise bize kalıyor. Bütün insanların küfretmiş olması da yüce Allah'ın mülkünde bir noksanlık meydana getirmez. Tüm dünya evliya olsa Allah'ın mülküne bir şey katmaz. Şu halde kul zikirle kendini yüceltmiş oluyor, sevabı kendisine kalıyor. Cenneti kazanmasına ve azaptan kurtulmasına vesile oluyor. Dr.Ahmed Çağıl rahmetullahi aleyh

  • Hak yoldan uzak kalanlar Allah’ın hükümlerine uymadıkları için uzaktır, onlar kendi arzularına uyarlar. Şah-ı Nakşibend (k.s)

  • "Mekruhtan sakınmak ve bir edebi gözetmek, zikirden, fikirden ve murakabeden daha faydalıdır." İmâm-ı Rabbânî (k.s)

  • 2. BÖLÜM _____ Ebûbekir Şiblî kurtuluşu; hürriyetini elde etmiş olan Allah Dostları’na başvurmakla elde edeceğine artık inanmıştı. Onun için, tasavvufî ahlâka tâlib oldu. Bir Mürsid-i Kâmil’in dergâhına varmak istedi. Bağdat'taki halîfenin emrinde terbiye görmek yerine, yine Bağdat'taki İki Cihân Gönül Sultânı Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'nin terbiyesini tercih etti. Hem de vâli iken ve dört yüz hocadan ilim öğrenmiş, dört bin hadis ezberlemişken.! Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri'nin dergâhına geldi. Zamânın Mürşid-i Kâmil’i olan bu Zât O’nun gelişinden; hastalığının ne olduğunu, şifâsının nerede bulunduğunu, mârifet ilmi ile bildi. Ebûbekir Şiblî’nin derdini, daha O bir şey demeden anladı. O’nun kalbindeki sırlara âşinâ oldu. O’nun derdinin dermanının ne olduğunu kendisine söyledi; -Sende bir cevher var.! Ya bunu bana hediye et; veyâ sat.! -Efendim.! Ne yapmam gerek.? -Çarsıya git, bir yıl kibrit sat.! Ebûbekir Şiblî Hazretleri, bir sene kibrit sattıktan sonra, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri O’na; 'Bu, şöhret ve ticâret kapısıdır.! Şimdi git; bir sene kapı kapı dolaş, dilencilik yap.!' dedi. Şiblî, mürşidine aslâ îtiraz etmedi. Kardeşlerim.! Ebûbekir Şiblî Hazretleri, adım adım Bağdat'ta dolaşmadık yer bırakmadı. Çarşı pazar dolaştı, çıra sattı. Nefsi yeterli terbiyeye ulaşmayınca mürşidi O’nu kapı kapı dolaştırdı. Ebûbekir Şiblî Hazretleri aylarca, nefsini ıslah etmekle uğraştı. Öyle bir hâle geldi ki; artık kimse kendisine bir şey vermez oldu. Evvelce kendisine para yardımında bulunanlar, şimdi kapılarını kapatır oldular. Kendisini kınamaya başladılar. Yaptıkları yardımları da kestiler. Ama O, bütün bunlara sabretti. Bu arada asıl, mürşidinden ayrı kalmadı. Ne zamana kadar.? Mürşidi kendisine açıkça bir işâret verinceye kadar.! Bir gün Ebûbekir Şiblî Hazretleri, hâlini mürşidine arz etti. Ne yapması gerektiğini sordu. Mürşidi, kendisine söyle dedi; -Şimdi kendi kıymetini bildin mi.? Hani sen vâliydin, emirdin.! Hani yıllarca ilim okumuştun. Gördün mü şimdi; kıymetin bir metelik etmiyor.! İnsanlar sana, bir kuruş bile vermiyorlar.! -Evet efendim. -Şu halde; bu dünyâya bel bağlama, insanlara güvenme. Kullardan gelen hiç bir izzet devamlı olmaz. Ama; Allah u Teâla'dan sana ikrâm edilen takvâ, izzet ve ubûdiyet [kulluk] devamlıdır.” _ *Hîl'at: Pâdişâhın; sevip beğendiği kişiye hediye olarak verdiği süslü elbise, kaftan.

  • Seyyid Abdülkadir Geylani ( Kuddise Sirruhu ) Hazretleri Buyuruyor Ki; "Allah'a giden yolda muhakkak bir sebep gereklidir. Allah Teala bir kulunu peygamberler olmadan da hidayete erdirmeye kâdirdir. Fakat o, hidayet yolunu tarif edecek peygamberler göndermiştir. Akıllı olun. Bu halinizle hiç bir değere sahip değilsiniz. Gafletinizden uyanın. Bu iş tek başına olmaz. Bakın, Hz. Peygamber(sallallahü aleyhi vesellem) ne buyuruyor: "Kim kendi görüşü ile yetinirse sapıtır"[1] Sana dinin hususunda aynalık görevi yapacak, senin halini sana gösterecek bir kimse bul. Nasıl aynaya bakıp saçını başını ve elbieseni düzetliyorsan, Allah dostuyla da kalbinin halini görüp kusurlarını düzelt. Boş hevesi bırak. Nasıl oluyorda 'Benim Hak yolunu öğretecek kimseye ihtiyacım yok' diyorsun. Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: "Mümin müminin aynasıdır"[2] Bir müminin imanı sahih(kamil) olunca, o bütün halk için bir ayna görevi görür. Konuştuğunda, görüldüğünde ve kendisine yakın olunduğunda herkesin halini ortaya kor, onların dinen ne durumda olduğunu gösterir." [1]Vahyi ve ilmi terk edip kendi aklina uyanlarin sapitmasiyla ilgili hadisler icin bk Buhari,ilim 34; Müslim,ilim 13.. [2]Buhari, edebü'l-Müfred, nr.238; Ebu Davud, Edeb, 49 KAYNAK; [ SEYYİD ABDULKADİR GEYLANİ, FETHÜ'R-RABBANİ, SAYFA; 269-270 ] #BuharadanMenzile

  • Tefrikanın, fitnenin, adavetin, öfkenin, şiddetin, gazabın aracı membaı olmuş. Tabi ki bütün bunlar, ilimde, ilmin kendisinde olan bir olumsuzluk, kötülük değil bilakis ilmi öğrenendeki olumsuzluktur, kötülüktür. Hz. İsa (a.s.)’ya atfedilen şu hakikatte olduğu gibi; ’İlim gökten inen suya benzer. Tatlı ağaç onu alır, tatlı meyve verir. Acı ağaç onu alır, acı meyve verir.’ (Endnotes) 1 Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî, c. II, beyit: 1720 vd. 2 Müslim, el-Mesâcid Ve Mevâdiu’s-Salât, 7, h.no:33/537. 3 Deylemî, el-Firdevs Bime’sûri’l-Hitâb, c.1, s.256, h.no:996, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1986; İbn-i Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn Mine’l-Muhaddisîn Ve’d-Duafâi Ve’l-Metrûkîn, c.2, s.264, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, 1992.

  • Ahilere ahret gerek Mecnunlara Leyla gerek Bana seni gerek seni Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver anları Bana seni gerek seni Tabi bu noktada kişilerin istidatlarını, anlama ve kavrama yeteneklerini, en başında da Allah’ın kaderini meseleden uzat değerlendirmemek lazım. İnsanlar farklı hilkat ve cibilliyette yaratılmış, farklı zaman ve mekanlarda iskân edilmişlerdir. Hakikati arama noktasında kimi Yunus Emre gibi ’Bana seni gerek seni’ diyecek, kimisi de bir iman arayışı içerisine girecektir. Bize düşen Peygamberî metot ile önce kendi nefsimizde, daha sonra ise mümin sadırlarda bizi hakikate ulaştıracak imana talip olmak olmalıdır. Muhatabın anlayışına göre dinî ve dinî meseleleri anlatmak, karşıdakinin algı düzeyini ve kavrama seviyesini tebliğ ve irşat noktasında asla es geçmemektir. Şu hadise bu söylediklerimizi ne güzel özetlemektedir. Muâviye b. el-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Benim bir cariyem vardı. Uhud ve Cevvâniyye taraflarında bana ait koyunları güderdi. Bir gün (onun yanına) vardım, bir de ne göreyim, kurt onun (güttüğü) koyunlardan birini götürmüş! Ben Ademoğullarından bir adamım. Onların kızdığı gibi ben de kızarım. Fakat ben cariyeye öyle bir tokat vurdum ki… Ardından Rasûlullah (s.a.v.)’e geldim. Bu (yaptığı)­mı bana fazla buldu. ’Yâ Rasûlallah! O halde onu azat etmeyeyim mi?’ dedim. (Rasûlullah): ’Onu bana getir.’ buyurdu. Derhâl o (cariyey)i O’na getirdim. (Rasûlullah) ona: ’Allah nerededir?’ buyurdu. (Câriye): ’Göktedir.’ dedi. (Rasûlullah): ’Ben kimim?’ buyurdu. (Câriye): ’Sen Allah’ın elçisisin.’ dedi. (Rasûlullah): ’Onu azat et; çünkü o mü’minedir.’ buyurdu.2 İman hususunda aslolan özü, saf olanı muhafaza etmektir. Bu son derece mühim noktadır. İnanç konusunda özellikle mü’min kulu, ana mecradan uzaklaştıracak tartışma ve polemiklerden uzak durmak saf olanı koruma noktasında fevkalade önemlidir. Özellikle günümüzde müminler olarak bizlere hiçbir faydası olmayan, hormonal mevzu ve suni tartışmaların uluorta konuşulması zihinleri bulandıracak ve dimağları derinden sarsacak kuvvettedir ki, saf ve hak olanı koruma noktasında bunlardan uzak durmak elzemdir. Bu hakikati bizlere asırlar öncesinden mucizevî bir şekilde haber veren Alemlerin Efendisi (s.a.v.)’nden rivayet edilen şu uyarı ne kadar da açıktır. ’Ahir zaman olup da hevalar arttığı (çeşitlenip ihtilaf ettiği) zaman çöl halkının (bedevilerin) dinine uyun (sarılın).’3 Bütün bunların nihayetinde imanlarımız saf olmalı. Hak olmalı, hakikat olmalı. İlahiyat alanında kariyer yapmayı ’büyük’ gaye edinen, ciltler dolusu kitaplar okuyan, binlerce ayet ve hadis ezberleyen ve bunlarla onu bunu tekfir eden, mezhepçilik ve ırkçılıkla Müslümanlar arasında tefrika ve fitne oluşturanları gördükçe ’çöl halkının (bedevilerin) dinine uyun’ sözünün manasını, önemini ve ne denli gerekli olduğunu daha iyi anlıyor insan. Şöyle mevcut durumu tekrar gözden geçirdiğimizde koca koca (?) adamlar, büyük büyük (?) ilim sahipleri dağıtıyor, bozuyor, yıpratıyor, yozlaştırıyor, yıkıyor, kırıyor, derin düşmanlıklar oluşturuyor. Ama az bir ilme sahip ’kocakarı imanı’na sahip ’kul’lar ise yapıyor, derman oluyor, derin muhabbetler ve samimi dostluklar oluşturuyor. Yazımızın en başında da ifade ettiğimiz gibi elbette ki ideal olan hem ilim sahibi olmak hem de saf bir imana sahip olmaktır. Ama maalesef özellikle bugün gelinen nokta göz önüne alındığında İslam dünyasındaki temel sorunlarımızdan biri de hakikati arayıp bulmak yerine bilerek ya da bilmeyerek yeni ve kalıcı sorunlar çıkartan sözde ilim sahipleri. İşin sadece bilgi boyutunu elde etmiş ve elde ettiği bilgiyi, malumatı aklına, sadrına bir manada ilah edinmiş, tek şaşmaz ve mutlak doğru olarak sadece nazari bilgisini alıp bu meyanda da aklı sorgulanamaz temel ölçüt kabul etmiş sözde ilim adamları. Maalesef çoğunlukla bu ilim sahipleri saf imanı kuvvetlendirip ümmetin gönlüne şifa sunma yerine mü’minlerde var olan has ve saf hakikati bulandırıyor. Bütünü için değil belki ama bugün ilim, iyiliğin aracı olmaktan çıkmış kötülüğün aracı olmuş durumda.

  • Dalgıcın ayağında kar ayakkabısı olmazsa ne zararı olur. Sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbiselerini paramparça yırtmış olana yamadan bahsetme. Aşk milleti bütün milletlerden başkadır. Aşıkların milleti ve mezhebi Allah’tır. Lâl’in lâl olduğunu ispat eden bir damgası olmasa ne çıkar. Aşk gam denizinde gamlanmaz ki. Ondan sonra Hak, Musa (a.s.)’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi. Musa (a.s.)’nın gölüne sözler döktüler. Görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar. Nice defa kendinden geçti, nice defa kendine geldi. Kaç kere ezelden ebede uçtu. Eğer bundan ötesini anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum. Çünkü bunu açmak bunu anlatmak anlayışın ötesindedir. Söylersen akıllar hayran olur. Yazsam birkaç kalem kırılır. Musa (a.s.) Allah’tan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın ardınca koştu. O hayran aşığın izini izledi, çöldeki otların tozunu silkti. Aşık ve hayran adamların ayak izleri başkalarının izinden ayrılır, hemen belli olur. Aşık ruh gibi bir ayağını yukardan aşağıya atar, bir ayağını fil gibi eğri büğrü basar. Bazen bir dalga gibi bayrak diker, yücelir. Bazen balık gibi suyun içinde gider, görünmez. Bazen de remilcinin remil dökmesi gibi ahvalini toprak üstüne yazar. Musa (a.s.) nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: - Müjdeler olsun, Allah’tan izin geldi. Hiçbir sebep ve tertip yolu arama. Daralan gönlün ne isterse onu söyle. Senin küfrün din, dinin can nuru. Sen emniyete erişmişsin. Bütün bir cihan da senin yüzünden eman-ı ilahiyededir. Ey dilediğini yapan Allah’ın muafı! Pervasızca yürü, dilini aç. Çoban: - Ben o halden, o sözden geçtim. Şimdi kendi gönlümün kanına bulandım. Ben Sidretü’l-Münteha’dan da aşmış, oradan bile yüz binlerce yıl ötelere gitmiştim. Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kâinatı aştı. Nasutumuzun mahremi Lahutu olsun artık. Aferin eline koluna. Şimdi benim halim söze sığmaz. Zaten bu söylediğim de benim ahvalim değil. Aynada bir suret görürsün ya, fakat o senin suretindir, aynanın değil. Neyzen ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses neyin midir, neyzenin mi? Bu ses neyin harcı mı, neyzenin harcı mı? dedi. 1 İman, üzerinde en fazla konuşulan dini kavramların başında gelmiştir hep. İman artar mı eksilir mi? Kuvvetlenir mi zayıflar mı? Amel ile ilişkisi nasıldır? gibi sorular hemen hemen tarihin her döneminde tazeliğini korumuş mühim meselelerden olmuştur. Yine tarihimize baktığımızda bu tarz sorulara ve bu denli mühim mevzulara genelde farklı cevaplar verilmiş ve iki kutuplu görüşler ortaya çıkmıştır. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir olgu vardır ki o da şudur: Herkesin imandan nasibi (Allah’ın muradı dahilinde) anlayışı ölçüsündedir. Yani diğer bir ifade ile kişinin imandan anladığı, iman tasavvuru ile direk ve doğru orantılıdır. Bundan olsa gerek ki, her bireyin kendisine has iman ve inanç tanımı, algısı vardır. Yine burada değinilmeden geçilmemesi gerekli bir diğer husus da şudur: İman eksenli algı, tasavvur ve tanımlamaların herhangi bir ölçü ya da terazide azlık-çokluk, öncelik-sonralık değeri yoktur. Meseleyi somut hale getirebilmek için şu örneği verebiliriz: Dağ başındaki bir çobanın imanı, Allah katında bir bilginin, bir alimin imanından daha makbul olabilir. Çünkü imana değer veren, onu makbul olma noktasına çeken hiç kuşkusuz, ’saf’ ve ’ihlaslı’ olmasıdır. Bu hasletler de kimde ve kimin imanında var ise o diğerinden daha makbul, Hak katında daha değerlidir. Bu, ’imanı ve iman ile ilgili meseleleri ilmî ciheti ile okumayalım, bunlara gerek yok’ manasına değildir şüphesiz. Buradaki asıl sır, kulun tam manası ile teslim olması nihayetinde bütün delillerin, ilmî/felsefî iman tanımlamalarının, ciltler dolusu kelamî tartışmaların hakikati elde etmişler için beyhude oluşudur. Tam bu noktada şu nükte pek bir manidardır: Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)’ye ’Falanca yerde bir alim zat var, Allah’ın varlığını 99 delil ile ispatlıyor.’ dediklerinde Hazret şu cevabı verir: ’Demek onun Allah’ın varlığı ile ilgili 99 şüphesi varmış.’ Mevzu iman olduğunda gaye sadece Hakk’ın rızası ve kalbin huzurudur, itminanıdır. Yunus’un dediği gibi: Sufilere sohbet gerek

  • Mesnevi'den Yola Çıkarak İman Üzerine Bir Değerlendirme Musa (a.s.) yolda bir çoban gördü. Çoban şöyle söylenip duruyordu: - Ey kerem sahibi Allah’ım! Neredesin ki sana kul kurban olayım. Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Sana süt ikram edeyim. Elceğizini öpeyim, ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim. Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin yadınladır Allah’ım. Çoban bu çeşit saçma sapan şeyler söyleyip duruyordu. Musa (a.s.): - Çoban, bunları kime söylüyorsun? diye sordu. Çoban: - Bizi yaratana, bu yeri göğü halk edene, diye cevap verince, Musa (a.s.) dedi ki: - Vah vah, sen çıldırmışsın. Daha Müslüman olmadan kâfir olmuşsun. Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey. Ağzına pamuk tıka, küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün din kumaşını yıprattı. Çarık, dolak ancak sana ve senin gibilere yaraşır. Tarif edilemez güneşe bunlar layık olur mu? Böyle sözlerden ağzını kapamazsan bir ateş gelir, bütün mahlukatı yakar. Zaten gazap ve kahır ateşi gelmediyse ağzından çıkan bu küfür dumanı ne? Can niye kapkara bir hale geldi, ruh merdutlaştı. Allah’ın her şeye kadir ve her hususta adil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret ediyorsun? Akılsız dost zaten düşmandır. Allah bu çeşit hizmetlerden ganidir. Sen bunları kime söylüyorsun; amcana, dayına mı? Allah’ın sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı? Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağa muhtaç olan çarık giyer. Eğer bu dedikodu Allah’ın, hakkında ’O Ben’im-Ben o’yum’ dediği veya hakkında ’Hastalandım da yine halimi hatırımı sormadın. Yalnız o hastalanmadı ben de hasta oldum’ dediği yahut ’Benimle duyar, benimle görür’ dediği kulu içinse yine beyhude ve batıldır. Allah’ın has kullarıyla edepsizce konuşmak gönlü öldürür, amel defterini kapkara bir hale koyar. Sen bir erkeğe Fatma desen, erkekle kadın hep bir cins olmakla beraber, imkân bulursa kanına kasteder, isterse haddizatında halim ve mülayim olsun. Fatma sözü kadınlar için övünçtür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi tesir eder. El, ayak bizim için övünç vesilesidir. Fakat Allah’ın arılığına nispetle kusur. O ’doğmaz-doğurmaz’ vasfına layıktır. Babayı da halk eden O, oğlu da. ’Doğmak’ cismani olanın vasfıdır. Doğan, ırmağın bu yüzüne mensuptur. Çünkü doğan, kevn-ü fesat alemindendir, aşağılıktır, sonradan olmadır. Elbette her hadis bir muhdise ihtiyaç duyar. Çoban: - Ey Musa (a.s.), ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın, dedi. Elbisesini yırtıp yana yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü. Musa (a.s.)’ya Allah’tan şöyle vahiy geldi: ’Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı geldin yoksa ayırmaya mı? Muktedir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en hoşlanılmayan şey ayrılıktır. Ben herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim. Ona medih olan söz, sana zemdir. Ona göre baldır, sana göre zehir. Biz ise temizden de münezzehiz pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de. Kullara, ’ibadet edin’ diye emrettimse bir kar, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara ihsanlarda bulunayım diye. Hintlilere, Hintlilerin sözleri medihtir, Sintlilere Sintlilerin. Onların beni teşbih etmeleri ile münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla kendileri temizlenir. Biz dile, söze bakmayız, gönle, hale bakarız. Kalp huşu sahibi ise kalbe bakarız, isterse sözünde kulluk ve aşağılık olmasın. Çünkü gönül cevherdir, söz söylemekse araz. Bu yüzden araz ariyettir, maksat cevherdir. Manası gizli kapalı yahut başka olan bu çeşit laflar ne vakte kadar sürecek? Ben aşk ateşi istiyorum, kalbinde o ateşi uyandırmaya bak. O ateşe düş! Canda sevgiden bir ateş tutuştur, düşünceyi sözü baştanbaşa yakıver. Yâ Musa (a.s.), alimlerin adabı başka, ruhu yanmış aşıkların başka. Aşıklara her nefeste bir yanış var. Yıkık köyden haraç aşar alınmaz. Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme. Kana bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış söz de yüzlerce doğrudan yeğ. Kâbe’nin içinde kıbleden eser yoktur.

  • 🌸Atâ b. Ebû Rebâh’tan rivayet edilmiştir: ♡~♡ İbn Abbâs (ra) bana: 💫–Cennetlik bir kadını sana göstereyim mi, dedi. Ben de: 💫 –Evet, (göster) dedim. O: –İşte şu siyahî kadındır. 💫Bu kadın Peygamber’e geldi ve: 💫–Saram tutuyor ve bedenim açılıyor, benim için Allah’a dua etsen, dedi. 💫 Peygamber : –İster sabret, cennetlik ol; istersen, sana afiyet vermesi için Allah’a dua edeyim, dedi. Bunun üzerine kadın: 💫 –Öyleyse sabredeyim, fakat bedenim açılıyor. Hiç değilse bedenimin açılmaması için dua buyur, dedi. Peygamber de onun için dua etti.  ✨✨(B5652 Buhârî, Merdâ, 6; M6571 Müslim, Birr, 54)

  • Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni Mürid, mürşidini Allah ile kendisi arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır. Mürşidin uzaktan feyiz vermesi, kalplere tasarrufta bulunması Allahu Teala’nın kâmil velilere verdiği özel bir yetkidir. Allahu Teala velisini seven ve gönlünü onun gönlündeki nura bağlayan kimseye çok özel ikramlarda bulunmaktadır. Buna uzaklık mani değildir. Bunun örnekleri çoktur. Mesela, Veysel Karanî Hz.leri Resûlullah (s.a.v) Efendimizi hiç görmediği hâlde muhabbet ve ruhaniyet yoluyla kendisinden özel terbiye ve feyiz almıştır. Efendimiz (s.a.v) onu ashabına anlatmış, ismini vermiş, sıfatlarından bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Ömer ile Hz. Ali’ye onu ziyaret etmelerini emretmiş ve onlara şu tavsiyede bulunmuştur: “Onunla karşılaştığınız zaman sizin için istiğfar etmesini isteyin ki Allah sizi affetsin" işte bu hâle temiz ruhların tanışması, kaynaşması ve yardımlaşması denir. Zaten rabıta birbirini seven ve özleyen ruhların buluşmasından ibarettir. Kâmil mürşidin uzaktaki müridinin hâllerini Allah’ın izniyle bilmesi ve görmesi mümkündür. Ancak bu görme ve bilme şekli sınırlıdır. Mürşidin Allahu Teala gibi her şeyi gördüğünü ve bildiğini düşünmek haramdır, şirktir. Mürşiddeki bütün yetkiler, feyiz ve nurlar Allahu Teala’nın ikramıdır. Şah-ı Nakşibend (k.s) bu görüşün nasıl olduğunu şöyle belirtmiştir: “Veliler her gördüklerini Cenab-ı Hakk’ın kendilerine ikram ettiği feraset nuru ile görürler. Öyle ki bu nur ile baktıklarında uzak ile yakının bir farkı olmaz.” Kâmil mürşidin sahip olduğu yüksek ahlak, feyiz ve nurlar onun ruhâniyetinden ayrılmaz. Bu ruhaniyet zaman ve mekân ile bağımlı ve sınırlı değildir. Allahu Teala dilediği kullarına bu ruhaniyet yoluyla pek çok faydalar ulaştırır. İmam-ı Rabbani’nin (k.s) belirttiği gibi; bu faydadan bazen mürşidin de haberi olmayabilir. Bir mürid, devam ettiği rabıtasında şeyhinin sûretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hâllere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hâle yönelmesi gerekir.

  • *Hakikat Şeriata Ters Düşmez* Ebû Bekir Dekkâk [kuddise sırrıhu] anlatıyor: “Bir defasında Ben İsrafil çölünden geçiyordum; içimden, ‘Hakikat ilmi şeriat ilminden ayrıdır’ diye bir düşünce geçti. O sırada yanımdaki bir ağacın altından gizli bir ses bana şöyle seslendi: Şeriatın (Kur’an ve Sünnet’in) takip ve tasdik etmediği her hakikat zannedilen şey küfürdür.” KAYNAK:KUŞEYRİ RİSALESİ

  • Her yolun maksûda kavuşduran özel şartları vardır. Bu tarîkde maksada kavuşabilmek, bu işleri yapmamağa bağlıdır. Bu yolda ilerlemek istiyenlerin bu yola uygun olmıyan şeylerden sakınması lâzımdır. Başka yollarda yapıldığına bakmaması lâzımdır. Behâüddîn-i Buhârî "kuddise sirruh" buyurdu ki, (Biz bu işi yapmayız ve kötü de bilmeyiz). Ya'nî bu iş, bizim yolumuza uygun olmadığı için yapmayız. Fekat başka tarîkatlerin büyükleri yapdıkları için, inkâr da etmeyiz İmam'ı Rabbani k.s

  • “Elinden harikalar zuhur eden birini görürseniz, hemen o haline aldanmayın. Hak Teâlâ’nın emirlerini yapıp yasaklarından kaçındığını görünceye kadar dikkatli olun.” Adî b. Müsâfir (k.s)