tgindex
Mesut Özbilir

Mesut Özbilir

Статистика

🔗www.mesutozbilir.com.tr

Последний пост
9 июл.
Последнее чтение
14 авг.
Постов за неделю
0
Всего постов
20
Тип
открытый
Язык
und
Категория
Религия (по похожим)
В каталоге с
13 авг.
Подписчики
542
−1 за 2 дн.
Сутки
0
0,00%
Неделя
 
Месяц
 
Просмотров на пост
479
20 постов
Вовлечённость
88,4%
к подписчикам
Постов в день
0,0
всего 20
Упоминаний
0
каналов
Охват размещения
оценка
1/24сутки в ленте
1/48двое суток
1/72трое суток

Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.

Посты

  • Telegram gruplarından birine virüs bulaşıp uygunsuz içerikler paylaşılmış. Farkedip sildim. Geçen sefer de bahis linkleri paylaşılmıştı. Maalesef telegramda böyle tekinsiz durumlar söz konusu oluyor. Guruplarda bu gibi aksi bir durum olursa ivedilikle bildirirseniz memnun olurum. Bazen fark edemeyebiliyorum.

  • Bugün pratik olarak yürürlükte olmadığı için teorik olarak da kendisini ifade edemiyor. Bu da zihinlerde anlaşılır bir biçimde şekillenmesine imkan tanımıyor. Daha geniş izahlarla inşallah kitabım bitince okuyacaksınız ama şu haliyle bile meselenin önemli ölçüde vuzuha kavuştuğunu düşünüyorum. Bu vesile ile dualarınızı istirham ediyorum. Selam, hidâyete tâbî olanlara...

  • Peki, aynısını erkek yaparsa ne olur? Evin geçimini sağlamazsa, kadına vakit ayırmazsa, cinsel ihtiyacını karşılamasa kim ne diyebilir? Fıkıh kitaplarımızda bunun sınırları çizilmiştir. Fikir sahibi olunması adına birkaç örnek verecek olursak: “Eğer adamın tek bir eşi olur da kadın kocasının kendisiyle gecelemesini talep eder; koca ise (nafile) namaz ve oruçla meşgul olarak eşini ihmal ederse ve kadın bu durumu Kadı’ya şikâyet ederse; Kadı, kocaya eşiyle gecelemesini ve (onun için nafile) orucunu bozmasını emreder. Bu konuda (ne kadar ilgileneceğine dair) kesin bir sınır veya vakit tayini yoktur (ihtiyaca ve örfe göre belirlenir).” (Haddâd, el-Cevhere [Ervika, Katar, 2015], IV, 370.) Kadı’nın birinci ikazından sonra kocanın aynı hatada ısrar etmesi halinde genel prensip, dayak veya hapis cezasıdır. Câhiliye döneminde yemin ederek kadını cinsellikten mahrum bırakmak şeklinde bir uygulama vardı. Bu sebeple şeriat dört aylık bir süre tanımış, bu sürenin sonunda ise kocayı; ya “cinsel ilişki + yemin kefareti” ile fiilen evliliğe döndüren ya da evliliği bâin talâkla kesin biçimde sona erdiren “îlâ” mekanizmasını tesis etmiştir (Bakara, 226-227). Hanefî fukahası, kadının nikâh bağıyla elde ettiği şer‘î hakkı olan cinsel birlikteliğin, yemin yoluyla engellenmesini zulüm olarak telakki etmiştir. (Mevsılî, el-İhtiyâr [Dâru'l-feyhâ - Dâru'l-menhel, Beyrut - Dımeşk, 2020], II, 463) Fıkıh kitaplarımızda kocanın sorumluluklarını takibe alan pek çok yaptırım bulunmaktadır. Birkaç örnek verecek olursak: “Kişi, karısının nafakasını vermediği (geçimini karşılamadığı) için hapsedilir; çünkü o, (vermeyip) direterek zalim olmuştur. Bu durum (hapis), nafakanın takdir edildiği günden sonraki gün (ikinci gün), kadının kocasını hâkimin huzuruna çıkarmasıyla gerçekleşir. Şayet Hâkim uygun görürse, nafaka miktarı ‘dânik’ (gümüş paranın altıda biri / bir kuruş) gibi çok az bir miktar olsa bile (hapis kararı verebilir). Eğer nafaka (mahkemece önceden) takdir edilmemiş olsa bile koca, bir gün boyunca eşine harcama yapmazsa; kadın ertesi gün onu dava ettiğinde Hâkimin ona infak etmesini emretmesi gerekir. Şayet koca (eve) döner ve yine de harcama yapmazsa; Hâkim onun canını yakacak şekilde cezalandırır. Bu hüküm, daha önce ‘Kasm’ (eşler arası gece taksimi) babında zikrettiğimiz şu görüşe kıyasladır: ‘Koca (eşleri arasında adil bir) taksimat yapmaz, hanımlarından biri de onu dava ederse; hâkim ona taksimata uymasını ve haksızlık etmemesini emreder. Eğer adam gider ve yine taksimata uymazsa, kadın onu tekrar dava eder ve mahkemeye çıkarsa hâkim onu canını yakacak şekilde cezalandırır.’” (İbnü'l-hümâm, Fethu'l-kadîr [Matbaatu Mustafa el-Bâbî el-Halebî, Mısır, 1389/1970], VII, 284). Kısacası bir hukuk sistemi, ancak bütüncül olarak ele alındığında diğer sistemlerle mukayese edilebilir. İslam hukukuna bu gözle bakıldığında, kadın ve erkeğin fıtratını gözeterek hak-sorumluluk dengesini en adil biçimde kurduğu görülür. Şayet kadınlara 'az hak' verildiğinden dem vuruluyorsa, buna mukabil omuzlarına yüklenen sorumlulukların da hafif tutulduğu göz ardı edilmemelidir. Maalesef bugün bu hükümler, naslardan parçacı bir yaklaşımla koparılan metinler üzerinden anlaşılmaya çalışılıyor; bu büyük bir hatadır. Zira İslam hukuku sadece naslardan ibaret olmayıp kadılık makamının içtihadına bırakılmış geniş bir alan vardır. Toplumların örfünü ve kişilerin özel durumlarını dikkate alan bu dinamik yapı ailenin huzurunu temin edecek yeterliliğe bihakkın sahiptir. Söz gelimi; bugün İslam hukuku cari olsa ve ben Kadı makamında bulunsam... Bir kadın huzuruma gelip; 'Kocam banyo yapmıyor, dişlerini fırçalamıyor, sürekli kokuyor; rica etmeme rağmen bende tiksinti uyandıran bu halini düzeltmiyor' dese... Öncelikle -yukarıdan beri izah ettiğim üzere- meselenin ehemmiyetini kocaya anlatır, nasihat ederim. Şayet kadın aynı şikâyetle tekrar kaza makamına gelecek olsa; beni tanıyan herkes ne hüküm vereceğimi bildiği için, o hata bir daha tekerrür etmez. Meselenin benimle bir ilgisi yoktur; bu, İslam hukukunun dinamizmidir.

  • 📌YENİ YAZI İSLÂM HUKUKU'NDA BOŞAMA YETKİSİNİN ERKEĞE VERİLMESİ Boşama konusu, İslam’daki mehir ve nafaka meselesi hakkıyla anlaşılmadığı için ne yazık ki tam olarak kavranamamaktadır. Öncelikle birinci yanlış şudur: Mehir boşamayla değil, evlilikle doğan bir haktır. Karı-koca zifaf odasına girip kapısını örttükleri anda (halvet-i sahîha), kadın bu mehri almaya hak kazanır ve bu meblağ kocanın zimmetine borç olarak yazılır. O kapı kapatıldıktan sonra koca, “Ben kemerimi bile çözmedim” dese dahi hüküm değişmez; hukukî hak doğmuştur ve kadın mehrini alır. Mehir, nikâh esnasında konuşulmasa ya da konuşulup da kadın, rayiç mehrinden az istemiş olsa; -abla, hala ve kuzenleri arasından kendisine denk kadınların talep ettiği- ortalama mehir miktarını (mehr-i misil) hukuken tahsil eder. Düğün sürecinde damat ve ailesinin geline taktığı maddi değeri haiz her şey, mehrin peşin kısmıdır. Bütünüyle geline aittir; ne kocası ne de kayınvalidesi bunları geri isteyemez. Bu takılar ailenin ortak bütçesi de değildir, bizzat kadının şahsi mülküdür. Onun için düğünden sonra takılan takıların değerini biçtirip not edin, geri kalan alacağınızı da bilin. Misal; 100 gr. mehir ile evlendiniz, düğünde takılan takıların kıymeti 50 gr. tuttu; geriye 50 gr. alacağınız kalır ve bunu zaman içerisinde tahsil edebilirsiniz. Kocanızın gelirine göre ayda bir ya da üç ayda bir 1 gr. altın istersiniz ve bu ödenir. Ben evlenirken bu bilinçte olsaydım, benim şimdi mehir borcum olmazdı; olsa da miktarı belli olurdu. Hâsılı mehir, kadının şahsi mülküdür ve içinde zerre haram katışık olmayan, Allah atiyesi tertemiz bir gelir kaynağıdır. Durum böyle olunca kadına (tek taraflı) kocasını boşama hakkı verilmemiştir. Aksi halde düğünden sonra altınları alıp kaçmak bir “sektöre” dönüşürdü. Çünkü mehir de boşama da hukukî bir haktır; geri alınamaz kimse de buna itiraz edemez. Bugünkü durum da yaklaşık olarak böyledir ve maalesef bu alanda benzer bir sektör oluşmuştur. Öyleyse kocaya neden boşama hakkı verilmiştir? Onun boşaması da kadın gibi Kadı kararıyla olsaydı ya! Erkeğe boşama hakkı verilmesinin sebebi, büyük ölçüde kendisine yüklenen maddi ve manevi sorumluluktan dolayıdır. Şöyle ki; erkek evlenirken mehir verecek, evlilik hayatı boyunca kadının bütün maddi sorumluluğunu üstlenecek; ama buna mukabil sorumluluk üstlenmeyen, nikâh akdinin yükümlülüklerini yerine getirmeyen, kötü ahlaklı bir kadınla yolları kesişmiş olsa boşama hakkı olmayacak... Bu hakkaniyetli olmaz. Ortaya birkaç milyonu bulan bir bütçe koyacak (düğün, takı, ev eşyası), bin bir emek verip evlenecek, ancak kafasında kurduğu pembe hayalleri bulamayan birileri pervasızca hiç edip gidecek. Bu, erkeğe zulüm olurdu. Günümüzde maalesef böyle bir zemin de mevcuttur ve bundan dolayı pek çok erkek evlenmek istemiyor. Şartlar ona, bir nevi şımarık bir kadını çekmek zorundasın, diyor. Bugün erkeklerin evlilikte en fazla zulüm gördüğü konu cinselliktir. Kimseye derdini açamıyor, şikâyet edemiyor. Eğitim, meslek, makam, mevki sahibi adamlar; ayda bir, bilemediniz iki defa, binbir minnetle münasebet kurabiliyor. Düşünün ki bir defasında bir doktor kardeşimiz; “Testesteron düşüren ilaç kullansam caiz olur mu? Çocukların hatırına katlanmak zorundayım” diye yazmıştı. Evli bir kadının böyle bir tavır takınması, lanet sebebidir arkadaşlar. İnanın her gün tartışıp durduğunuz Nisa 34’teki “darb” meselesi bile bütünüyle cinsellikle alakalıdır. Çünkü bu, bir erkeğin aciz kaldığı, derdini kimseye açamadığı, içten içe feryat ettiği bir konudur. Belli makamlara bu konuda derdini anlatması hem onun mürüvvetine halel getirir hem de yetersiz olduğu ithamlarına maruz bırakır. İşte erkeğe, bu çıkmazdan kurtulabilmesi için hem ıslah hem de boşama yetkisi verilmiştir. Bunu anlamak için şu noktayı gözden kaçırmamak gerek; İslam'da zinânın yolları ne kadar kapatılmış, cezası ne kadar ağırlaştırılmışsa meşru yollarının önü de o kadar açılmıştır. Önünün kapatılmasına hiçbir şekilde müsamaha gösterilmemiştir. Erkek için de kadın için de.

  • Hiç kimsenin “Ben böyle istiyorum, o hâlde evlilikler de böyle olmalı” deme hakkı yoktur. Toplumun dikkate aldığı ve almaya devam edeceği bazı bağlayıcı ölçütler vardır: din, örf ve mer’î hukuk. Bunlardan birinde tutarlı olmak, biraz ondan biraz bundan yaklaşımına kıyasla her hâlükârda daha dengeli ve daha sürdürülebilir bir evlilik hayatı sunar. Aile reisliği yetkisinin kötüye kullanılmasına gelince; zorbalık ve zulüm zaten haddi aşmaktır. İster geleneksel kalıplarla kurulmuş bir evlilik olsun, ister modern anlayışlara dayalı bir evlilik, sonuç değişmez. Zorba olan kişi, sahip olduğu çerçeveden bağımsız olarak zorbalığını bir şekilde icra eder. Nitekim bugün seküler yaşam tarzını benimseyen ailelerde de benzer sorunları açıkça görmek mümkündür. Bu noktada alkol ve kumar gibi bağımlılıklar son derece belirleyicidir. Dolayısıyla zulüm ve şiddet, yetkiden doğan bir mesele değil; karakter, ahlâk ve bağımlılıklarla doğrudan ilişkili bir problemdir. Ne var ki “kadına şiddetin gerekçeleri” üzerine yapılan çalışmalarda bu bağımlılık alanlarının neredeyse görmezden gelindiği, meselenin daha çok geleneksel aile yapımızdaki “yetki” kavramı üzerinden tartışıldığı görülmektedir. Bu da problemin sebeplerinin doğru okunmadığını göstermekte ve aslında kadının ideolojik hesaplar için araçsallaştırıldığı düşüncesini güçlendirmektedir. Son olarak geleneksel aile yapımızı benimseyen erkeklere tavsiyem; hepiniz bilirsiniz ki “kıllık yapan amir sevilmez.” Ailede hassasiyetleri ve sınırları korumak elbette önemlidir; ancak her şeye müdahale etmeyi, her konuda söz söylemeyi aile reisliği zannetmemek gerekir. Yirmi beş yaşındaki bir amirin, elli yaşındaki memuru sürekli darlaması nasıl rahatsız edici ise, evlilikte de gereksiz müdahalecilik aynı rahatsızlığı doğurur. Bunu çok iyi anlayacağınızı düşünüyorum. (Özellikle otuz yaş üstü evliliklerde, ki bunu ayrıca yazacağım.) Bir de “zorundasın, mecbursun vb.” cümle kalıplarını kullanmayalım. Bu kalıplar en itaatkâr kadını bile irrite eder. Çünkü insan fıtratının kolay kabullenebileceği bir şey değildir bu. Küçük bir çocuğun bile bu tarz bir dayatmaya direnç geliştirdiğini görebilirsiniz. Evet, yine son derece çetrefilli bir konuyu mümkün olduğunca somutlaştırarak izaha gayret ettim. Eksik ve kusurlarımızın mazur görüleceğini ümit ederek: Selâm, hidâyete tâbi olanlara...

  • Sık sık tartışma konusu olan “kocaya itaat” konusuna dair ufkunuzu biraz açmak isterim. Öncelikle meseleyi daha anlaşılır kılmak için bir benzetme yapalım. Memur olduğunuzu düşünün. Sözleşmede genellikle şu ifade yer alır: “Şu şu görevleri ve amirinin verdiği diğer görevleri yerine getirmek.” Bu “diğer görevler” ibaresinin sınırlarını tek tek sormazsınız. Çünkü bu yetkinin, yaptığınız işin mahiyetiyle ve kurumun işleyişiyle sınırlı olduğunu bilirsiniz. Amiriniz, işi nasıl yapacağınıza dair sizi yönlendirebilir. Siz elli yaşında, meslekte tecrübeli biri olsanız da otuz yaşında bir amir gelip sizi yönlendirdiğinde, bu ilişkiyi şahsî bir üstünlük meselesi değil, görev ve rol meselesi olarak görürsünüz. Günümüzde bazı hanımlar, eğitim ve meslek durumlarına bağlı olarak bu noktayı kabullenmekte zorlanabilmektedir. Meseleye bu açıdan bakmak bazı şeyleri oturtmak açısından daha faydalı olacaktır. Evlilik ise memuriyetten daha geniş, mesai mefhumu gözetmeyen bir alanı kapsar. Bu sebeple kocanın aile reisliği, evin düzenine dair bazı sınırlar çizmesini ve yönlendirmelerde bulunmasını içerir. Nereye gidileceği, kiminle görüşüleceği, evin iç düzeni gibi hususlarda söz sahibi olması bu çerçevede değerlendirilir. Bu, keyfî bir tahakküm değil, aile düzenini sağlama sorumluluğudur. Ancak nasıl ki memuriyetin sınırları varsa, karı-koca ilişkilerinin de sınırları vardır. İtaat mutlak değil, meşru, makul ve örfe uygun bir alanı kapsar. Mesela: -Farz ibadetler ve haramlardan kaçınma konusunda kocanın herhangi bir tasarruf yetkisi yoktur. Haram olan bir şeyi isteyemez; isterse de kadın buna uymak zorunda değildir. -Kadının malî tasarruflarına koca karışamaz. İslâm’da mülkiyet ayrılığı esastır. Kadın kendi malında dilediği gibi tasarrufta bulunur; alır, satar, yatırım yapar, infak eder. -Koca: “Çalış ve aile bütçesine katkı sağla” diye bir zorlamada bulunamaz. Evin nafakası erkeğin sorumluluğundadır. Daha detay hususları ise örf belirler. Gerek din, gerek toplum aile hayatında çok ciddi anlamda örfe itibar eder. Karı-koca ilişkilerinin sınırları sanıldığı kadar belirsiz ve muğlak değildir; toplumda genel olarak bilinir ve yaşanır. Ancak kişi örfün dışında bir beklentiye sahipse, bunu evlilikten sonra krize dönüştürmemek için evlenmeden önce açıkça konuşmalıdır. İş bölümü, ev içindeki bazı davranışlar ve beklentiler bu kapsamda değerlendirilir. Bugün artık herkesin aynı hassasiyete sahip olması beklenmez; bu yüzden baştan konuşmak adaletli olanıdır. Bugün hanımlardan örfe yönelik itirazlar yükseliyor, hoşlarına gitmeyen bazı şeylerden kurtulmak için örfü hedefe koyuyorlar ama şunun farkında değiller; kadınlar örfün kendilerine yüklediğini düşünerek kurtuldukları her sorumluluğa mukabil erkekler de bazı sorumluluklardan kurtuluyor! Şuan “Biz neden takı takıyoruz?” diye düşünme aşamasındalar. Bir sonraki adım “Biz neden kız istiyoruz?” olacaktır. Dolayısıyla da “eski erkekler, eski kadınlar” diye sayıklamanın bir anlamı yoktur. Bugün eski erkeklerden de eski kadınlardan da vardır. Herkes ne istediğine karar vermeli, net olmalı ve bu doğrultuda hareket etmelidir. Sorun yaşamamızın sebebi bir kısım insanların tutarsız davranmalarıdır. İslâm hukukunda ve 2001 öncesi Medeni Kanun’da açıkça “koca ailenin reisi” kabul edilir. 2001 sonrası Medeni Kanun ise bu yaklaşımı terk ederek, ortak yaşam, eşit hak ve karşılıklı yükümlülükler esasına dayalı bir modeli benimsemiştir. Bu yeni yaklaşımda ailede tek bir reis veya başkan tayin edilmez; evlilik bir ortaklık olarak tanımlanır. Dolayısıyla bugün herkes, hangi anlayışı benimsediğini açıkça ortaya koymalı ve evliliğini bunun üzerine bina etmelidir. Bunu bir dışlama veya yargılama maksadıyla söylemiyorum. Bir kimse, “Allah’ın aileye yönelik tayin ettiği rollerin erkek ve kadının yaratılışına ve hikmete en uygun olduğuna inanıyorum; ancak mevcut yaşam dinamiklerimiz bizi farklı davranmaya itiyor” diyebilir. Neticede kim inandığı gibi yaşıyor ki? Bunu açıkça belirtelim ki aile kurumumuz daha fazla zarar görmesin.

  • Mesut Özbilir pinned «HAFTALIK ONLİNE DERS GURUPLARIMIZ İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ (el-Muhtâr - Nikâh Bahsi) Her Çarşamba 21:00'da Telegram üzerinden devam ettiğimiz derslerimize aşağıdaki linkten katılabilirsiniz; https://t.me/+7d141DzC2r01MjM0 HADİSLERLE HANEFÎ FIKHI (el-Muvatta'…»

  • HAFTALIK ONLİNE DERS GURUPLARIMIZ İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ (el-Muhtâr - Nikâh Bahsi) Her Çarşamba 21:00'da Telegram üzerinden devam ettiğimiz derslerimize aşağıdaki linkten katılabilirsiniz; https://t.me/+7d141DzC2r01MjM0 HADİSLERLE HANEFÎ FIKHI (el-Muvatta' dersleri) Mukayeselî fıkıh alanında tasnif edilmiş ilk eserlerden olan el-Muvatta', Hanefî imamlarımızdan Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'nin; İmam Malik, Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve diğer hocalarından rivayet ettiği hadisleri topladığı ve bu hadisler üzerinden mezhepler arası görüş farklılıklarını ortaya koyduğu eseridir. Her babın sonunda Ebû Hanîfe'nin görüşünü beyan etmesinin yanı sıra, yer yer şahsi kanaatlerini de belirtmiştir. Her salı 21:00'da Telegram üzerinden devam ettiğimiz derslerimize aşağıdaki linkten katılabilirsiniz; https://t.me/+vX6EckMMKUtmYTJk

  • Hâlbuki geriden beri izah ettiğimiz üzere çabamız kadınların çalışmaması değildir; kadınların çalışmaya zorlanmaması ve çalışma alanlarının bu sınırlar gözetilerek tesis edilmesidir. Son olarak eğitime gelecek olursak; Peygamberimiz faydasız ilmi şer sayıp ondan Allah'a sığınmıştır. Dolayısıyla “ne olursa olsun okusun” gibi bir anlayış İslam'a uygun bir yaklaşım değildir. Ancak ehil insanlarla yapılacak istişareler neticesinde başta kendisine ve topluma faydalı olacağını düşündüğü bir alanda tesettüre ve ilkelerine riayet etmek kaydıyla ilim tahsil etmeleri de bugün bir tercihtir. Kadınların tamamen sosyal hayatta bulunduğu bir dönemde nitelikli ve ihlaslı kadınların bu alandan geri çekilmesi, Müslümanların etkilendiği mevkileri niteliksiz ve inançsız kadınlara terk etmeleri isabetli olmaz diye düşünüyoruz. Bu konuda etrafını câmî ağyârını mânî bir sınır çizmek çok mümkün değildir; ancak şöyle bir ölçü verebiliriz; yüz üzerinden 80-85 altı kalanların -kız olsun erkek olsun- lise üniversite okumasını doğru bulmuyoruz. Sadece mizaç olarak zeki, aksiyoner, çalışkan olanlar yükseköğrenimi düşünmelidir. Aksi halde açık öğretim kanalıyla diploma almakla yetinip yeteneklerine uygun meslek dallarına yahut ev hanımlığına yönelmeleri uygun olacaktır. Bu kararın ehil insanlarla istişare neticesinde verilmesi gerektiğini vurguladım, zira toplumumuzda kadınların gelecek planlamalarının çoğu kez anne ve aile kaynaklı çocukluk travmalarına dayandığını müşahede etmekteyiz. Annenin maddi anlamda mağdur edilmesi, aile tarafından ilgi ve sevgiden mahrum bırakılması pek çoklarını maksatsız bir eğitim yolculuğuna sürüklemektedir. Bu kimseler eğitim hayatında başarılı olamadıkları gibi, içlerindeki sevgi ve ilgi açlığı, onları en küçük duygusal sinyal karşısında savunmasız hâle getirmekte ve yanlış kararlar almaya sürüklemektedir. Diyeceğim o ki bu konuda herkes yaşadığı mağduriyet ve mahrumiyetleri anlatarak kadınları maksatsızca iş ve eğitim hayatına yönlendiriyor; lakin kimlerin oralarda nasıl bir enkaza dönüştüğünden bahsetmiyor. Hâsılı, bu konuda halk arasında dolaşan sloganik yönlendirmelere değil; dini, psikolojik ve pedagojik yetkinliğe sahip kimselerin istişarelerine kulak vermek gerekir. Evet, her bir ferdin istisna hallerine hitap etmeyip sorunlarını çözmeyecek olsa da genel anlamda konuyu daha da netleştiren bir çerçeve çizdiğimizi düşünüyoruz. Elbette net olarak bir yere oturtamayacağımız durumlar arız olacaktır. Son tartışmada görüldüğü üzere başlangıçta haremlik selamlık üzere planlansa da süreç içerisinde yoğun katılımın sebep olduğu aksaklıkların yaşandığı programlar buna örnek gösterebilir. Ancak “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen de terk edilmez.” kaidesince bunları merkeze almayacak, dinimizin gereklerini mümkün olduğunca hayatımıza hakim kalmaya çalışacağız. Allahu Teala'dan bu hususta gayret, imkan ve kolaylık niyaz ederek sözlerimi nihayetlendiriyorum. Selâm, hidayete tâbi olanlara…

  • Bir başka husus kadınların ticaret yapması caiz olduğu gibi meşru bir işte çalışıp para kazanmaları da caizdir. Ancak iş yerlerinin bu iki gruptan hangisine girdiği konusu farklılık gösterir. Bazı iş yerlerinde halvet (bir kadın ve bir erkeğin baş başa kalması) söz konusudur ki bu kesin olarak haramdır, bu işte çalışmak her iki cins için de caiz olmaz. Bazı iş yerleri ise birinci grupta olup haremlik selamlığa göre düzenlenmesi gerekirken düzenlenmeyebilmektedir. Bu durumda kadın başka bir işe veya birime geçme imkânı varsa geçmelidir yoksa içinde bulunduğu duruma göre mümkünse iş hayatını bırakmalıdır. Yani keyfi olarak bu ortama maruz kalmamalıdır. Şimdi bu noktayı açıklığa kavuşturacak bir soruya cevap verelim: “İhtilat günahsa neden sadece kadına günah?” Dinen sosyal hayatta asıl olan erkektir. Kendisine cemaatle namaz, cuma, cenaze, nafaka temini vb. pek çok sorumluluk yüklenmiştir. Dolayısıyla erkeğin sosyal hayatta varlığını din zorunlu kılmıştır. Kadın ise böyle değildir; evinin eşiği dışında hiçbir şeyle sorumlu tutulmamıştır. Öyleyse aynı durumda olan kadına da erkeğe itibarla aynı ruhsatı veriyoruz; Babası ve kocası tarafından nafakası/geçimi temin edilmeyen ya da bulunduğu çevrenin uygulaması böyle olan kadınların da sosyal hayattaki varlığı erkek gibi geçerli bir mazerete dayandığından birinci gruptaki gibi haremlik selamlığa göre düzenlenmesi gerekirken düzenlenmeyen ortamlarda ikinci grup gibi tesettürle yetinebilirler, deriz. “Bulunduğu çevrenin uygulaması böyle olan kadınlar” ile kastım yaşadığı sosyokültürel çevrede erkeklerin evin geçimini -gelir düzeyi ve örfi standartları dikkate alarak- üstlenmeyip ailelerini mağdur etmesi yahut çalışmaya zorlamasıdır. Pek çoklarının çevresi böyle değildir; evini geçindirmeyen veya çalışmaya zorlayan bir anlayış elhamdülillah yoktur. Dolayısıyla şu an onlar için bu ruhsat oluşmaz. Ama maalesef bir çok yerde bu durum yaygınlaşmakta, yaşadıkları mağduriyetler bazı kadınlarda çocukluktan itibaren travma haline gelebilmektedir. Dolayısıyla geçimleri maruf üzere karşılanmayan kadınlar da bu konuda mazur görülürler. Tabii şunu her zaman vurguluyorum; “kadının çalışmak zorunda olduğu” bir zemin kanıksanmamalı normalleştirilmemelidir. Buna en fazla kadınlar karşı çıkmalıdır. Bütün kadınlar çalışmalı demek bazı kadınların zorlu iş hayatının çarkları arasında ezilmesi, yıpranması ve mağduriyet yaşaması demektir. Her geçen gün bu konudaki haklılığımız daha da aşikâr olacak ve bu durum daha yüksek sesle tartışılacaktır. Umarım bir şeyler yapmak için geç kalmış olunmaz. Üzücü bir nokta da şudur ki bazı ilahiyatçıların bile kadın erkek ilişkilerine yönelik bu hükümleri itibarsızlaştırma çabasına girdiğini hatta karma eğitimi savunduklarını görüyoruz. “Kadınları evlere kapatmak istiyorlar” gibi bir yaygaraya tevessül etmeleri kendileri adına çok talihsiz bir durumdur. Tarihin hiçbir döneminde böyle bir örnek görülmemektedir; kadınlar her daim çarşıda pazarda, tarlada, bahçede çalışmışlardır; 21. asırda nasıl böyle bir şey düşünülebilir? Bu hükümleri uygulayan en katı gruplar bile eve kapanmış değillerdir; aksine sivil toplum kuruluşlarında aktif olarak görev almaktadırlar. Böyle bir kurguya tutunulmasının arka planında mutlak anlamda eşitlik arayışları vardır. Zira bu hükümleri dikkate alarak çizdiğimiz şu tablo kadınları sosyal hayattan men etmeyip aksine daha güçlü kılıyor. Ne var ki modern dünyanın mutlak eşitlik anlayışına aykırılık teşkil ediyor. Mutlak eşitlik anlayışı da naslara muhalif bir tavır olup açıkça savunulamadığından manipülatif sloganlara başvurarak bu hükümleri itibarsızlaştırma yoluna gidiyorlar. Şimdiye kadar bu konuda somut bir çözüm üretilememesinin asıl sebebi de işte budur. Yoksa şu saydığım şeyleri yapmak çok zor değildir. Yapılmadı çünkü çözülmek istenmiyor, çünkü bazı hanımlar dahi buna razı olmuyor; her anlamda erkeklerin içinde ihtilat halinde olmak ve erkeklerle kariyer yarıştırmak istiyorlar. Bu arzuları için de maalesef ekonomik şartları iyi olmayan kadınların mağduriyetlerini hiç çekinmeden kullanıyorlar.

  • 📌YENİ YAZI SOSYAL HAYATTA KADIN - ERKEK İLİŞKİLERİNE DAİR BİR ÖLÇÜ Kadın – erkek ilişkileri toplumumuzda sürekli münakaşa konusu olmakta ve Müslümanlar arasında gerginliklere yol açmaktadır. Konuyla ilgili nasların çelişik görünmesi bu durumu beslemekte ve herkes kendi anlayışını destekleyecek delilleri öne çıkarmaktadır. Bu da haliyle yarayı daha da derinleştirmektedir. Öte yandan bu konunun çözümsüz kalmasını arzu eden bazı çevreler de manipülatif söylemleriyle deyim yerindeyse yaraya tuz basmaktadır. Bu sebeple bugün klasik anlamda bir fakih perspektifiyle yaklaşarak nasları cem ve te'lîf yoluna gidecek; daha uygulanabilir ve görüş ayrılıklarını nispeten giderebilir ölçüler ortaya koymaya çalışacağım. Ancak yazı uzamasın diye ayet ve hadislerin her birini tek tek zikretmeyeceğim. Bu gibi çözüm önerilerinin bireyleri değil toplumu dikkate alarak ortaya konulduğundan her bir bireyin istisna durumlarını öne çıkararak anlamaya çalışmamasını temenni ederiz. I) Birinci grup naslar; haremlik selamlık uygulamasının gerekli ve zorunlu olduğunu beyan etmektedir. Nûr ve Ahzâb suresinin ilgili ayetleri, Peygamberimizin (s.a.s.) namaz giriş ve çıkışlarında ihtilattan sakındırması, kadınlara vaaz için ayrı gün tesis etmesi vb. pek çok uygulama buna örnek olarak gösterilebilir. II) İkinci grip naslar; haremlik selamlık bulunmaksızın, tesettürle yetinerek, kadınların sosyal hayatta var olduklarını göstermektedir. Allah Rasûlü'nün ve dört halifenin uygulamalarına baktığımızda kadınların çarşıda pazarda bulunup alış veriş yaptığını, ilim ehline gidip sorular sorduğunu hatta diyaloga girdikleri görülmektedir. Bu durum, kimi Müslümanları birinci grup nasları delil alarak katı bir haremlik selamlık uygulamaya yönlendirirken, kimi Müslümanları ikinci grup naslara tutunarak haremlik-selamlığı tamamen terk etmeye sevk etmektedir. Birinci grubun benimsediği usulün genel halk kitlesi tarafından uygulanabilirliği çok kısıtlı olmakta, ikinci grubun takındığı tavır ise dinin bu konudaki emirlerini açıkça yok saymak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla her iki anlayış da katı uygulamalara dönüşerek topluma olumsuz bir biçimde yansımaktadır. Ben, birinci grup nasları “düzenlenebilir insan topluluklarına” ikinci grup nasları ise “düzensiz insan topluluklarına” hamlederek anlamanın problemimizi ciddi anlamda çözebileceğini düşünüyorum: a) Namaz, vaaz, ders (bugün açısından seminer, konferans, düğün vb.) gibi ortamlar haremlik selamlığa göre düzenlenebilir ortamlardır. Naslarda da Peygamberimiz tarafından bunun uygulandığı ve tavsiye ettiği görülmektedir. b) Sokaklar, çarşı pazarlar (bugün açısından toplu taşıma araçları, devlet daireleri, hastaneler vb.) “düzensiz insan toplulukları”nı ihtiva eder ve buralarda bulunulması halinde tesettüre ve gereklerine riayet etmek yeterli olur. Zira ikinci grup naslar da asrısaadet uygulamasının böyle olduğunu göstermektedir. Bu yaptığımız taksim, halka yöneliktir ve halk bu şekilde hareket etmekle inancına uygun davranmış olur. Ancak birinci gruba göre düzenlenmesi gerekirken düzenlenmeyen mekânlardan yetkili olanlar sorumludur. Bunlar yerine göre düğün sahipleri, yerine göre kurum yöneticileri, yerine göre idarecilerdir. Bununla birlikte İslam hukukunun câri olmaması sebebiyle Müslüman halk da talepçi olmadığı için sorumludur. Mesela okulların kadın erkek ayrı eğitim vermesi, toplu taşıma araçlarının kadınlara özel bölümlerinin olması uygulanabilir hükümlerdir. Ancak halk talep etmediği için yetkililer de gereken hassasiyeti göstermiyor. Hâlbuki kadın ve aile dernekleri başta olmak üzere sivil toplum kuruluşları “toplu taşıma araçlarında taciz edilmek istemiyoruz! Kadınlara özel alanlar oluşturulmalıdır!” ya da “Ergenlik çağına gelmiş çocuklarımızın karşı cinsleriyle aynı ortamda eğitim görmesini istemiyoruz!” temalarıyla etkinlikler yaparak bunu gündeme sokabilirler. Bunu talep etmek demokratik bir hak olduğu gibi bu tür eylemler dinen de “farz-ı kifâye”dir. Yani hiç kimsenin yapmaması halinde bütün Müslümanlar günahkâr olur.

  • Yine bir başka talihsiz durum da şudur ki bazı çevrelerin meseleyi “Medreseliler ve Altay Cem Meriç arasındaki tartışma” olarak lanse ettiğine şahit oldum. Bu çok büyük bir çarpıtmadır. Ne Altay Cem Meriç'in medreselilerle ne de medreselilerin Altay Cem Meriç'le bir husumeti vardır. Aksine Altay Hoca ile zaman zaman görüşür konuşur istişare ederiz. Benim bildiğim Molla Abdullah Yıldız, Mehmet Yalçın vb. pek çok müderrisle de ahbaplığı vardır... Ve dahi söz konusu taifenin de medreseyle bir ilgisi yoktur. Şayet ilim ehliyle youtuberları ayırt edemiyorsanız bu konulara girmemeniz gerekir. Son olarak tekrar ifade ediyorum ki; beni de eleştirin, onu da eleştirin; şahsen ben kendi adıma memnuniyet duyarım ama ahlaklı ve tutarlı davranmak, kardeşlik bağımıza halel getirmemek ve yapıcı olmak şartıyla. “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı merhametlidirler.” (Fetih, 29) ayetini hayatımıza hâkim kılmak, bazı şeyleri yeniden gözden geçirmek ve Kur'ân'ın tesis ettiği kardeşlik çatısı altında buluşmak ümidiyle; Selâm, hidâyete tâbi olanlara…

  • Hatırlar mısınız? 2010'ların başıydı. Hadis inkârcısı, mealci, mezhepsiz, meşrepsiz birileri ekran ekran dolaşarak “uydurulmuş din - indirilmiş din” söylemi üzerinden Müslümanları kategorize ediyordu. Kendileri “indirilmiş din”in mensupları olarak vahyin resmi temsilcisi, kendileri gibi düşünmeyenler ise kendi “uydurulmuş din”e inanmış “ötekiler” idi. Bu söylem çok ciddi bir taban bulmuş halkın dışında, imamlar, ilahiyatçılar, imam-hatip ve din kültürü öğretmenlerinden bile pek çok kimseyi tesiri altına almıştı. Ebu Hureyre'den Buhârî'ye, Ahmed b. Hanbel'den Gazâlî'ye iftiranın bühtanın bini bir paraydı. Küstahlaştıkça küstahlaşıyor, hadsizleştikçe hadsizleşiyorlardı. Derken Ebubekir Sifil'ler, İhsan Şenocak'lar meydana çıktı ve “En büyüğünüz kimse o gelsin karşıma!” dediler. Ekranlardan koca koca laflar edenler bu davetler karşısında sus pus oldular. Defalarca yenilense de kimse çıkamadı meydana. Çünkü tutarsızlıklarını, metotsuzluklarını, usulsüzlüklerini; dün söylediklerini bugün, beş dakika önce söylediklerini beş dakika sonra yalanlayan bir yol izlediklerini çok iyi biliyorlardı. Çıkamadılar, gülünç duruma düştüler ve piyasadan silinip gittiler. Bir süredir de “Ehlisünnet - ehli bidat” kavramlarını öne çıkaran, “Ehlisünnet”i adeta şahsi mülkü gibi gören, “istediğimizi buraya alırız istediğimizi almayız” edasıyla Müslümanları keyfi bir surette sınıflandıran bir anlayışla karşı karşıyayız. Öyle bir noktaya taşındı ki sosyal medyada listelerin yayınladığına dahi şahit olduk. Ben de liste dışı kalanlardandım... -Biz herkesle oturup kalkarız ama siz farklı düşünen üç Müslüman bir araya gelip bir program yapamazsınız. -Biz kendimize her türlü ruhsatı çıkarır, istediğimizi zaruret addeder, mezhepler arasında dilediğimizce yatay dikey geçişler yapar sınırlarımızı esnetip gevşetebiliriz ama siz üçüncü asrın Kûfe'sini ve Bağdat'ını aynen taklit etmek zorundasınız. İlh… Bu tavırla ekranlardan kürsülerden adeta adam asmaca oynuyor, kendilerine biat etmeyen herkese parmak sallıyor; bunu yaparken de hiçbir ahlaki ilke gözetmiyorlardı. Ve işte yine meydanı gösteren birileri çıktı: “Buyur bakalım kim Ehlisünnet kim ehli bidat görelim?” dedi. Çıkamadı... Çıkamaz... Çıkamazlar… Çünkü tutarsızlar, metotsuzlar, usulsüzler… Hiçbir şekilde savunması mümkün olmayan bir pozisyonda olduklarının farkındalar. KISSADAN HİSSE Ben Türkiye'de din adına konuşan, kürsüde vaaz eden, topluma fetva veren herkesin kendisini gözden geçirmesi gereken bir yol ayrımına geldiğimizi düşünüyorum. Artık karşımızda kürsü yumruklayacak, ses yükseltilecek, el kol sallanacak köylü taşralı nüfusu yok. “Biz kalanlar üzerinden biraz daha geçiniriz” diyenler kendileri bilir; ama yarın gülünç duruma düşmek istemiyorsak, yeni nesillerle iletişim kurabilmek, onlara dokunabilmek, tebliğ etmek istiyorsak, taşıdığımız emanetin hakkını vermek istiyorsak; tutarlı, metotlu, usullü ve en önemlisi ahlaklı olmak zorundayız. İçinde bulunduğumuz dönem kritik bir geçiş sürecidir, iyi yönetemeyen, doğru pozisyon alamayan herkes silinip gidecektir. Dikkat edin, topluma yön veren ve dini söylem üretenler artık eskisi gibi yaşlı hocalar değil 30-35 yaşlarında gençlerdir. Bunu çok iyi okumak gerekiyor. @AltayCemMeric çalışkan ve üretken bir kardeşimiz. Ortaya yeni bir şeyler koyan her insan gibi hata yapabilir, üretiyorsa hata edecektir. Bu işin doğasıdır bu. Haliyle de eleştirilecektir; ancak bir Müslümanı hedefe koyup kişiliğine saldırmanın bir eleştiri yöntemi olmadığını bilmemiz gerekir. Müslümanlar olarak birbirimize insaflı davranmak, dilimizi yumuşak tutmak ve linç kültürüne tevessül etmeden Müslümana yakışır bir biçimde hareket etmek durumundayız. Bakınız Müslümanlar olarak bizim bu sitede hiçbir paylaşımımız 50-100K beğeni almıyor ama kâfirlerin ki alıyor. Sayımız onlardan az olduğu için mi? Hayır, Hayberli Yahudiler gibi kalplerimiz paramparça olduğu için. Benim bu meselede en fazla zoruma giden Altay Hoca'dan yana kuyruk acısı olan ateistlerin: “Olm senin savunduğun adamlar seni yiyor lan!” diyerek kıs kıs gülmeleri oldu. Bu bizim adımıza çok üzücü bir durum.

  • IV. ÖNEMLİ NOTLAR - Kadının saçları örgülü ise çözmelerine gerek yoktur; suyun saç diplerine yani başın kendisine ulaşması yeterli olur. (Erkeklerde ise başa değdiği gibi saçların her yerine su değmelidir.) - Kulak deliklerine küpe veya iğne sorması gerekmez ellerini birkaç kez ıslatarak ovuşturacak olursa yeterlidir. - Oje, protez tırnak vb. deriye suyun ulaşmasını engelleyen şeyler gusle mani olur ve çıkarılması gerekir. - Diş dolgusu gusle mani değildir. - Kişi banyodan çıktıktan sonra bedenine hamur, çamur, boya vb. bir şeyin yapıştığını yahut bir uzvunu yıkamadığını fark ederse yeni baştan gusül almasına gerek olmayıp yalnızca deri üzerindeki tabakayı giderip kuru kalan yerleri ıslatması yeterli olur. - Aynı şekilde gusül almayı unutup banyo yapıp çıksa, geri dönüp yalnızca ağzına burnuna su vermesi yeterli olur; yeni baştan yıkanması gerekmez. - Gusül alırken sular kesilse veya başka bir şey arız olup bir müddet beklese yıkadığı yerleri yeniden yıkamasına gerek yoktur. - Kulak içi, göbek çukuru, parmak araları, sakal altı gibi yerlerin kuru kalmamasına dikkat edilir. - Buruna su çekerken genzi sızlatmak farz değildir; bu ifade, burun içinin tamamen yıkandığı anlaşılsın diye konulmuş bir ölçüdür. Kişi burnunun içinin ıslandığına kanaat getirdiyse bu yeterlidir, illa genzini sızlatmasına gerek yoktur. Burunda ıslanması gereken yer parmak sokulduğunda ulaştığı yer kadarıdır. - Gusül esnasında konuşmamak ve kıbleye dönmemek edeptendir. - Cinsel ilişki sonrası hemen gusül almak gerekmez, uyuyup uyandıktan sonra da alınabilir, sokağa çıkmak, alışveriş yapmak gerekirse yapılabilir. - Bir şey yiyip içmek gerekirse eller yıkanıp ağız çalkalandıktan sonra yenilip içilebilir. - Gusül abdesti almakla birlikte namaz abdesti de alınmış olunur. - Su bulunamadığı ya da bulunup kullanmaya elverişli olmadığı zaman toprakla teyemmüm almak (niyet + temiz bir toprağa elleri vurup yüze ve dirseklere kadar kollara mest etmek) gusül yerine de geçer. - Kişi hanımıyla ilişkiye gireceği zaman suyun varlığını gözetmek zorunda değildir, su yok veya kullanılamıyorsa teyemmüm yoluyla gusül alınır. -Cünüp kimse gusül alıncaya kadar; namaz kılamaz, Kur'ân-ı Kerîm'e dokunamaz ve ezberden okuyamaz (ancak Fatiha ve Rabbena gibi dua mahiyetindeki ayet ve sûreleri dua niyetiyle okuyabilir), Kâbe'yi tavaf edemez, Mescide giremez. Dua etmesinde zikir ve tespih yapmasında da bir sakınca yoktur. Faydalı olmasını niyaz ederek sözlerimi nihayetlendiriyor, bu bilgileri size emanet ediyorum; Selâm, hidâyete tâbi olanlara….

  • Gusül abdestiyle alakalı çok fazla kafa karışıklığı ve bilgi kirliliği olduğunu görünce Hanefî Mezhebi'ni esas alarak anlaşılır ve özet bir biçimde TÜM YÖNLERİYLE GUSÜL ABDESTİni anlattık. Pek çok insanın çevresine sormaktan çekindiği bir mesele olması sebebiyle paylaşarak daha fazla insana ulaştırmak da size kalıyor. Bismillahirrahmanirrahim: I. GUSLÜ GEREKTİREN HALLER (HANEFÎ MEZHEBİNE GÖRE) Gusül abdesti almak üç durumda farz olur: 1) Cinsel İlişki (cima): Cinsel organın sünnet kısmı kadarının kadının cinsel organına girmesiyle birlikte meni gelmese bile gusül farz olur. 2) Meninin şehvetle/tazyikle dışarı çıkması: Uyku, rüya veya uyanık halde fark etmeksizin; meninin şehvetle çıkması gusül gerekir. Ancak ağır kaldırmak ya da yolculukta rakım değişikliğinden kaynaklı idrarla birlikte ereksiyon dışı meninin gelmesi gusül gerektirmez. 3) Kadınlarda hayız (regl) veya nifas (lohusalık) hâlinin bitmesi: Yani akıntının tamamen beyaza dönmesi. (Şayet kanama hali 10 günü geçerse artık bu kan hayız/regl değil özür kanaması sayılır ve yine gusül alınır.) II. GUSLÜN FARZLARI Gusül abdestinin geçerli olması için yapılması gereken üç temel farz vardır: 1) Ağza su alıp çalkalamak (mazmaza) 2) Buruna su çekmek (istinşak) 3) Bütün vücudu kuru yer kalmayacak şekilde yıkamak Halk arasında yaygın olan “İğne ucu kadar kuru yer kalmayacak” ifadesi vücudun tamamının yıkanması gerektiğini ifade etmektedir. Ancak halk arasında yaygın olarak vesveseye sebep olduğu görülmektedir. Şunu bilelim ki ağız ve burun yıkandıktan sonra kişi vücudunun her yerine suyun değdiğine kanaat getiriyorsa gusül olmuştur. Artık bunu daha da irdelemesine ve vesveseye kapı açmasına gerek yoktur. Kişinin “ağır basan” (kesin demiyorum bakın) “ağır basan kanaati” bu konuda bağlayıcıdır. Şayet kanaat getiremiyorsa bütün vücudunu sabunlayıp durulamalıdır. Vücut köpükten arınmışsa her yer ıslanmış demektir. Buraya kadarki anlattıklarımızla gusül geçerli olur. Kişi şayet ağzına burnuna su verip temiz bir havuza girip çıksa gusül almış cünüplükten temizlenmiş aynı şeklide namaz abdesti de almış olur. Ancak aşağıdaki sünnet ve edeplerine riayet ederse bu ibadete dönüşür ve kişi sevap kazanır. III. GUSLÜN SÜNNETLERİ -Gusle niyet etmek -Elleri bileklere kadar yıkamak -Genital bölgeleri yıkamak -Vücutta kir veya necaset varsa temizlemek -Namaz abdesti almak -Önce başa, sonra sağ ve sol omuza üçer defa su dökünmek -Vücudu ovarak yıkamak -Gusül yapılan yerde su birikiyorsa ayakları en son çıkarken yıkamak.

  • Dün kadının veli iznine ihtiyaç duymadan kendisini evlendirebileceği konusunu işledik. Mevsili, buna cevaz veren Ebû Hanîfe adına şu savunmayı yapıyor: "Kadının aklı eksiktir" mealindeki hadisleri delil alarak kadının veli izni olmadan kendisini evlendiremeyeceğini savunanlara deriz ki: "Burada esas alınan, aklın ve bulûğun (ergenliğin) tamamıyla varlığıdır; eksikliği ya da fazlalığı değil. Çünkü insanlar arasında akıl ve muhakeme açısından çok büyük farklılıklar vardır ve bu farkların dikkate alınması mümkün değildir. Zira akıl ve muhakeme bakımından olgun olan bir kişinin kendi malı ve hayatı üzerindeki yetkinliği, aklen eksik olanların yetkinliğiyle eşdeğerdir. Üstelik öyle kadınlar vardır ki, pek çok erkekten daha akıllı ve daha güçlü muhakemeye sahiptir. Ayrıca, bu tür farklılıkları dikkate almak, insanlar arasında ayrım yapma zorunluluğu doğuracağından büyük bir meşakkate yol açar. Dolayısıyla, asıl ölçü bulûğ ve aklın varlığıdır. Kadında da bu iki nitelik mevcut olduğuna göre, bu niteliklerin erkeğe sağladığı haklar, mal konusuna kıyasla aynen kadına da tanınır." (el-İhtiyâr) Demek ki arkadaşlar, birilerinin iddia ettiği gibi, biz bugün bazı şeyleri izah edemediğimiz için hadisleri eğip bükmüyoruz. Asırlar öncesinde de o hadisler Hanefi hukukçular tarafından öyle anlaşılmıyormuş. Kadınlar, ibadetlerde olduğu gibi mali ve hukuki tasarruflarında da akıl açısından erkekten farklı görülmüyormuş. İlgili hadisleri daha önce genişçe açıklamıştık: https://mesutozbilir.com.tr/kadinlarin-akli-ve-dini.../ Bu satırların yazıldığı 13. yüzyılda İslam âlimlerinin kadına yaklaşımını, aynı dönemde Bizans ve Hristiyan dünyasındaki anlayışla karşılaştırdığımızda bariz bir entelektüel üstünlük görüyoruz. Özellikle Hanefî hukukçular, kadını da erkek gibi tam ehliyet sahibi kabul etmiş; mali ve hukuki tasarruflarının yanı sıra nikâh konusunda da yetkili olarak bizzat karar verebileceğine hükmetmişlerdir. Oysa Bizans ve Batı hukukunda kadın tamamen dogmatik bir zeminde ele alınarak, çoğunlukla bir erkek vesayetinin altında görülmüş; mülkiyet ve hukukî tasarruf hakkı sınırlandırılmıştır. Bu durum açık bir şekilde, İslam hukukunun kadına yaklaşımında rasyonel bir anlayışın hâkim olduğunu göstermektedir. Bugün "kadını kısıtlayan" ya da "onu değersizleştiren" şeklinde takdim edilen bazı hükümler de tamamen kadını korumaya yönelik tedbirlerdir. Kadın kusurlu ve eksik kabul edildiğinden değil. Bundaki hikmetler de her geçen gün kendisini daha da açık bir biçimde göstermektedir. Elhamdülillah, bugün de dinimize olan hayranlığımız arttı.

  • “HOCAM BÜTÜN YOLLARI TIKADIN ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?” Hayır, tıkamıyorum. Bir insan diyebilir ki: “Bugün kanunen iki yetişkin rızaya dayalı olarak aynı evde yaşayabilir, yine rızaya dayalı olarak cinsel ilişki yaşayabilir hatta çocuk sahibi bile olabilir.” Ki bunun örnekleri çoktur, daha da artacaktır. Dolayısıyla “Ben de bir Müslüman olarak evliliğin hukuki ve kültürel bagajlarını yüklenmek zorunda değilim, bu yükün altına girmeden ilişki yaşamak istiyorum. Fakat yasal olması yetmiyor, helal olması da gerekiyor; dini nikah yapmamda ne sakınca var?” diyebilir. Bir sakınca yok tabi ama tutarlı olmak şartıyla! Yani hiç olmazsa mehir hakkını -hali hazırda veremiyorsan bile- senet yaparak karşı tarafın tahsil edebileceği şekilde resmen borçlanmak zorundasın. Yani kadın, mehir miktarınca resmen senden alacaklı olacak. Artı boşanma halinde iddet yükümlülüklerini de yerine getircek, hamile değilse 4ay, hamile ise doğum yapıncaya kadar kadının nafaka ve barınmasını temin edeceksin. Artı çocuk olursa nafakası da buluğa erinceye kadar sana ait olacak. Dini nikahın bütün şartlarını yerine getirir tutarlı olursan elbette sana kimse bir şey demez. Ama herkes biliyor ki uygulama böyle değil. Böyle yapılırsa atılan adım daha ciddiyetle düşünülür, bilinçli ve şuurlu hareket edilir. En önemlisi, kadın bu adımdan doğacak ağır bir yükün altına girerken erkeğin hiçbir sorumluluk almadan “ceketini alıp gideceği” bir zemin ortadan kalkmış olur. Netice olarak: Resmi nikah veya senetle borçlanılan ve kadın tarafından tahsil edilebilir bir mehir olmadıkça, böyle bir akde “nikah” denilemez. Nikah bahsi içerisinde olsa olsa “mut‘a” başlığı altında kendisine yer bulabilir. Nişanlı iken çarşıya pazara çıkmak, ev eşyası dizmek için nikah kıymak gerekmez. Halvet olmadıktan sonra çıkın gezin. Bakın, imam nikahı kıyıldıktan sonra sınırlar ortadan kalkıyor ve aradaki mesafe her geçen gün kapanıyor. İleri derecede cinsel yakınlaşmalar söz konusu oluyor ve sonra “biz soğuduk” denilerek yüzük atılıyor. Böyle bir alana müsaade edilemez. Nişanlılık kısa tutulmalı, tanışma süreci olarak kabul edilmeli ve fark edilen ahlak ve karakter zaafları dikkate alınarak gerekirse yüzük atılmalıdır. Sen imam nikahı kıyarak bu yolu kapatıyorsun; cinselliği ve duygusallığı odağa alıyorsun. Böylece bariz olumsuzlukları göremiyorsun; görsen bile ciddiye alamıyorsun. Nişanlı iken kıyılan imam nikahı dinen sakıncalı olduğu gibi aklen de başa geçirilen bir çuvaldır. Bakınız, modern psikoloji bize şunu gösteriyor: Beynin ödül sistemi dopamin üzerinden çalışır. Her hedef, her arzu, her bekleyiş bu sistemi diri tutar. Fakat ödül çok erken elde edilirse sistem çöker. Nişanlılık döneminde yaşanan fiziksel yakınlaşmalar da -dokunmalar, öpmeler, tensel temaslar- işte bu ödül merkezini erkenden uyarır. Beyin “hedefe ulaşıldı” sinyali verir, merak ve özlem zayıflar. Böylece ilişki henüz ruhen olgunlaşmadan bedenen tüketilmeye başlar. Birçok nişanlının “düğüne doğru aramız açıldı” dediği durum, aslında nörobiyolojik bir gerçektir. Evlilik öncesi sınır, aynı zamanda psikolojik bir koruma olma açısından da son derece önemlidir. Netice: Geriden beri saymış olduğum sakıncalara binaen ben buna cevaz vermiyor, meşru kabul etmiyorum. Gençleri, anne babaları ve hocalarımızı her açıdan sakıncalı olan bu yaklaşıma karşı acizane uyarıyorum. Selâm, hidayete tâbi olanlara...

  • NİKÂH BAHSİNE İKİ KAVRAM DAHA KAZANDIRDIK; NİŞAN MUT'ASI VE ÖĞRENCİ MUT'ASI Malum olduğu üzere cahiliye Arapları ve İslâm'ın ilk dönemlerinde “Mut'a Nikahı” diye bir müessese vardı. Anlamı şu idi: Bir kadınla bir erkek belli bir süre için —mesela bir aylığına— ya da “ne zaman ayrılmak istersek” mantığıyla akit yapıyorlardı. Bu süre içerisinde cinsel birliktelik yaşayabiliyor, süre bitince veya istedikleri zaman ayrılıyorlardı. Sahabe, mut‘anın neshedildiğinde icma etmiştir. Böyle bir nikah anlayışının bâtıl olduğunda söz birliği eden Ehlisünnet âlimleri, neden böyle bir nikah olamayacağını şöyle açıklarlar: es-Serahsî: “Hz. Âişe’ye (r.a.) bu konuda (mut‘a hakkında) sorulduğunda şöyle dedi: ‘Benimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır.’ Sonra da şu âyeti okudu: ‘O müminler ki sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler (cinsellik yaşarlar)...’ (el-Mü’minûn, 5). Bu (mut‘a yapılan kadın), ne kişinin zevcesi/eşi oluyor ne de sağ elinin sahip olduğu (cariyesi). Onun zevce olmadığı şuradan da anlaşılmaktadır ki; aralarında ne miras hakkı doğuyor, ne de boşama (talak), zıhar veya îlâ hükümleri geçerli oluyor.” İbnü’l-Hümâm: “Mut‘anın anlamı şudur: Kadınla yapılan bir akittir ki, bu akitle evlilik akdinin amaçları olan neslin devamı ve çocuğun yetiştirilmesi gibi gayeler hedeflenmez. Aksine, ya belirli bir süre için yapılır ve o sürenin bitimiyle sona erer, yahut belirli bir süre tayin edilmeksizin yapılır; kadın yanında kaldığı müddetçe akit geçerli sayılır ve ondan ayrıldığında sona erer. İşte bu yönüyle ‘mut‘a’ (geçici faydalanma) anlamına gelir.” Mevsılî: “Bu (mut‘a yapılan kadın), ne bir cariye ne de bir zevce/eştir. Cariye olmadığı açıktır. Zevce de değildir; çünkü onda evliliğe dair hükümler bulunmaz: miras hakkı yoktur ve aralarındaki helallik bağı, ne talakla (boşamayla) ne de bir engel ortaya çıkmaksızın sona erebilir.” Kâsânî: “Nikâh, şehveti gidermek için değil, birtakım gayelere ve hikmetlere ulaşmak amacıyla meşru kılınmıştır. Oysa mut‘a yoluyla şehvetin tatmini, nikahın amaçladığı bu gayelere ulaştırmaz; dolayısıyla meşru değildir.” Fukahanın bu beyanlarından hareketle mut‘anın meşru bir nikah olarak görülmemesinin sebeplerini şöyle özetleyebiliriz: 1) Nikâhın çocuk sahibi olma ve nesil yetiştirme gibi amaçlarına hizmet etmiyor. 2)Ölüm halinde miras hakkı doğurmuyor. 3)Boşama halinde nafaka vb. iddet hükümleri doğurmuyor. (Bunlara ilaveten bir de) 4. Mehir hakkı doğmuyor dersek, günümüzde düğüne kadar ya da okul bitinceye kadar yapılan “imam nikahı”nı tam olarak tanımlamış olur. Eksiği yok, bir de fazlası var. Kaide şudur ki: “Akitlerde itibar edilen kasıt ve manalardır; lafız ve kalıplar değildir.” Şimdi bu muvaceheden nişanlılıkta yapılan “imam nikahı” meselesini ele alalım -“3-5 ay sonra düğünümüz var, imam nikahı yapacağız.” -Madem 3-5 ay sonra evleneceksiniz, neden resmi nikahı da beraber yapmıyorsunuz? -??? (Hukuki sonuçlar doğuracak bir adımdan kaçınılıyor, vazgeçme payı bırakılıyor.) -Peki sen ölsen bu kız senin varisin olacak mı? Ailen mirasından ona pay verecek mi? -??? -Yarın bir gün “biz soğuduk, ayrılıyoruz” desen, mehirini verecek misin? (Bugün ortalama 80 gr. altın yaklaşık 450 bin TL yapar.) -??? Öyleyse nişanlılar arasında yapılan bu akit, düğüne kadar yapılan ve tarafların birbirinden duygusal/cinsel anlamda tatminini amaçlayan bir mut‘adır ve bâtıldır. ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ ÖRNEĞİ -“Okul bitince düğün yapacağız, şimdi imam nikahı yapmak istiyoruz.” -Madem okul bitince evleneceksiniz, ikiniz de yetişkinsiniz, hukuki bir engel yok; neden resmi nikahı da beraber yapmıyorsunuz? -??? (Hukuki sonuçlar doğuracak bir adımdan kaçınılıyor, vazgeçme payı bırakılıyor.) -Peki sen ölsen bu kız senin varisin olacak mı? Ailen mirasından ona pay verecek mi? -??? -Yarın bir gün “biz soğuduk, ayrılıyoruz” desen, mehirini verecek misin? (Bugün ortalama 80 gr. altın yaklaşık 450 bin TL yapar.) -??? Öyleyse üniversite öğrencileri arasında yapılan bu akit de, okul bitinceye kadar yapılan ve tarafların birbirinden duygusal/cinsel anlamda tatminini amaçlayan bir mut‘adır ve bâtıldır.

  • TEMAS / TOKALAŞMA Birbirine mahrem olmayan bir kadın ve bir erkeğin birbirlerine dokunmaları tokalaşmaları da yasaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem biat alırken erkeklerle musafaha etmiş kadınların eline dokunmamıştır. Hz. Aişe validemiz şöyle demiştir: “Vallahi, Rasûlullah’ın eli hiçbir kadının eline asla dokunmamıştır. Onlarla sadece sözle biat ederdi. Biat alırken yalnızca ‘Sizden biat aldım (sözle)’ derdi.” (Buhârî, Talâk 20 [r:5288]) Peygamber dahi erkeklerin elini tutarak biat alırken kadınların elini tutmadan biat almıştır. Bugün herhangi birimiz kalbim temiz diyebilir miyiz? Bir başka hadisi şerifde ise şöyle buyurulmuştur: “Sizden birinin başına demir bir iğne saplanması, kendisine helâl olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr [Mektebetü İbn Teymiyye, Kâhire, t.y.], XX,211) Karşı cinsle mesafeyi korumak ve konulan dini ölçülere riayet etmek, Müslümanların ayırt edici özelliklerindendir. Bugün herkes bu ölçüleri çiğniyor diye dinen de meşruiyet kazanmış değildir; günah yazılmaya devam etmektedir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Âdemoğluna zinadan bir pay yazılmıştır; bundan kaçınması mümkün değildir. Gözlerin zinası bakmaktır, kulakların zinası dinlemektir, dilin zinası konuşmaktır, elin zinası tutmaktır, ayağın zinası (günaha) adım atmaktır. Kalp arzu eder ve temenni eder; nihayet cinsel organ bu arzuyu doğrular ya da yalanlar.” (Müslim, Kader 20 [r: 2657]) GÜNCEL TAVSİYELERİM: 1) Öncelikle bu meseleyi birilerine vurmak için kullanmayalım. Dürüst olalım. Kendimiz için zaruret gördüklerimizi başkaları için de zaruret kabul edelim. Kendi konfor alanımızdan bakarak içinde bulunmadığımız dünyaları yargılamayalım. 2) Meseleleri birbiriyle karıştırmayalım; keyfi uygulamaları zaruri uygulamalarla kıyas etmeyelim ve uç örnekler üzerinden kadın erkek ilişkilerine dair konulan bu ölçüleri itibarsızlaştırmaya çalışmayalım. 3) Kadınların sosyal hayatta yoğun olarak var olmaları yeni bir durumdur. Onun için salon programlarımızı meclislerimizi bunu dikkate alarak tertip edelim; ihtilata mahal vermeyecek şekilde haremlik - selamlık esasına göre düzenleyelim. Pek çok programda buna riayet ediliyor; ancak kadın katılımcıların sayısı erkeklerden çok daha fazla olduğu için kadınlar erkeklerin boş koltuklarına da taşıyor ve ihtilat kaçınılmaz oluyor. Bu, yoğun katılım olan hemen hemen her programda gördüğümüz bir durumdur. 4) Haremlik- Selamlık İslam dininde vardır. Ashabı Kiramdan Osmanlıya kadar uygulanmıştır. Bunu bugün yeniden tesis etmek de bu neslin boynuna borçtur. Bunu biz yapacağız. 5) Günümüzde tam anlamıyla riayet edemediğimiz durumlar söz konusu olmaktadır; dolayısıyla insanları bu hususta mazur görmek, anlamaya çalışmak gerekir. Aynı şekilde bu anormal durumu meşrulaştırmaya ve normalleştirmeye çalışmaktan da kaçınılmalı, bunun gayreti içerisinde olanlardan da uzak durulmalıdır. Mevcut durum doğru değildir. Doğru görmeyeceğiz. Malum olduğu üzere dünyada imtihandayız, bu da bizim sınavlarımızdan biridir. Mücadele edeceğiz, talep edeceğiz, hassasiyetlerimizi dile getirmekten kaçınmayacağız. Herkesin razı olduğu bir duruma karış çıkmak kolay değildir ama karşı çıkacağız. Şatafat ve debdebenin kollarını açıp bizi çağırdığı modern dünyanın cazibesine direnmek kolay değildir ama direneceğiz. Unutmayın ki azlar her zaman kıymetli olur. Çokların tahakkümüne teslim olmayın, Allah indindeki kıymetinize talip olun. Selâm, hidayete tâbi olanlara…

  • Sosyal hayatta kadın erkek ilişkilerine dair sık sık münakaşa yaşandığına şahit oluyoruz. Ne var ki mesele çoğu kere belli bir cepheyi hedef alan göstermelik hassasiyetler ve tam karşısında pozisyon alan sınır tanımaz yaklaşımlar arasında itibarsızlaştırılıyor. Bu sebeple bugün kadın erkek ilişkilerine dair çizilen sınırları belirginleştirmek ve bilinmesi gereken kavramları tanıtmak istedim. HALVET Bir kadın ve bir erkeğin, yanlarında üçüncü bir mahrem kişi olmadan baş başa kalmaları anlamına gelen halvet haramdır ve kesin olarak sakınılması gerekir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hiçbir erkek, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın; çünkü üçüncüleri şeytandır.” (Buhârî, Nikâh 111 [r:5233]; Tirmizî, Radâ 16 [r:1171]; Fiten 7 [r:2165]) İHTİLÂT ve HAREMLİK - SELAMLIK Kadınların ve erkeklerin bir mecliste veya meclis giriş çıkışlarında birbirine karışmalarına ihtilât bundan sakınmak için kadınların ve erkeklerin ayrı olacak şekilde düzenlenmesine haremlik-selamlık denilir. İhtilât, Kur'ân ve sünnet tarafından yasaklanmıştır. Hicab Ayeti olarak bilinen ayeti kerîmede: “Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde/sorduğunuzda, perde arkasından isteyin/sorun; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur.” (Ahzâb, 53) buyurulmuştur. Bu ayetle birlikte “harem” farz kılınmıştır ki o zamana değin Araplarda böyle bir gelenek yoktu. (E. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili [Huzur, İstanbul, 2005], VI, 567-568.) Rasûlullah (s.a.s.) bir namaz çıkışı kadınların, erkeklerin içine karıştığını gördü ve kadınları ikaz ederek “Kenara çekilin, bu şekilde yürümeniz doğru değil!” buyurdu. Râvî diyor ki: “O günden sonra kadınlar o kadar kenardan yürürlerdi ki elbiseleri duvara takılıp sökülürdü.” (Ebû Dâvûd, Edeb 180 [r:5272]) Günümüzde eğitim, iş vb. ortamların bu hassasiyetlerden uzak olması bir kısım insanları bu hükümleri inkâra sürüklemekte; Hz. Hatice'nin ticareti ve Hz. Aişe'nin fetva vermesi gibi yanıltıcı ve yanlış örnekler öne sürülerek meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Şunu açıkça belirtelim ki bu iddialar gerçeği yansıtmamaktadır. Peygamber hanımları da ashabı kiram da bu hükümlere riayet etmiş, erkekler ve kadınlar meclislerde birbirine karışmamış, perde arkasından fetva sorulmuştur. Şu yazımda delileriyle birlikte bulabilirsiniz: https://x.com/mesutozbilir/status/1898288254908309800 TESETTÜR Birbirine mahrem olmayan kadınların ve erkeklerin ticaret, tedavi, evlilik görüşmesi, akraba ziyareti vb. sebeplerle bir araya gelmelerini ve konuşmalarını gerektiren durumlarda örtünmelerini ifade eder. Buna göre kadınların el ve yüz dışındaki bütün bedenini, erkeklerin ise asgari göbek ile diz kapağı arasını örtmeleri gerekir. Bununla birlikte kadınların dikkat çekecek şekilde (halhal veya topuklu ayakkabı giyerek) ayaklarını yere vurmaları (Nur, 31), eda ve işve ile konuşmaları (Ahzab, 32), güzel koku sürünerek (Ebû Dâvûd, Salât 53 [r: 565]) erkeklerin bulunduğu ortamlara girmemeleri de yasaklanmıştır. (Tesettürün ayrıntıları için ilgili yazım: https://x.com/mesutozbilir/status/1883962551836324231 ) GÖZÜ KORUMA Örtünmek farz olduğu gibi bakmamak da farzdır. Allahu Teala Kur'ân-ı Kerîm'de erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı “gözlerini yumsunlar” (Nur, 31) buyurmaktadır. Buna göre kadınların ve erkeklerin geride belirttiğimiz mahrem bölgelerine her hâlükârda bakmaları haramdır. Örtülü olsalar da mahrem olmayan el ve yüz gibi bölgelerine de şehvet ile bakmak haramdır. Ancak evlilik görüşmesi, zaruri tıbbi müdahaleler gibi istisna durumlarda cevaz vardır.