tgindex
MANEVİ UYANIŞ / ÖZE YOLCULUK

MANEVİ UYANIŞ / ÖZE YOLCULUK

Статистика
@ozeyolculuk2турецкий

Aydanur Aktaş HIRA ÖZE YOLCULUK, BOLLUK VE BEREKET FORMÜLÜ ve GİZLİ HAZİNE kitaplarının yazarı. 1.Zihinden Özgürleşmek” 2.Bilinçli yaşama geçiş 3.Bolluk ve Bereket Bilincine Uyumlanma 4.Zihin Koçluğu eğitimi www.ozeyolculuk.com.tr

Последний пост
14 авг.
Последнее чтение
14 авг.
Постов за неделю
3
Всего постов
23
Тип
открытый
Язык
турецкий
В каталоге с
13 авг.
Подписчики
1 966
−4 за 5 дн.
Сутки
−3
−0,15%
Неделя
 
Месяц
 
Просмотров на пост
360
23 постов
Вовлечённость
18,3%
к подписчикам
Постов в день
0,4
всего 23
Упоминаний
0
каналов
Охват размещения
оценка
1/24сутки в ленте
118
1/48двое суток
135
1/72трое суток
145

Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.

Посты

  • без подписи

  • без подписи

  • "Kıyamet koptuğunda Kur'an'daki harfler silinir “ Sözün zahir kaynaklardaki çıkış yeri "ahir zaman/kıyamet alametleri" olsa da; İbnü'l-Arabî, Niyâzî-i Mısrî ve marifet erbabı bu ifadeyi ledüni boyutta ele almıştır: İrfan geleneğinde ve ledün ilmi çerçevesinde "Kıyamet", evrenin son bulması değil; insanın zihinsel kalıplardan sıyrılıp Öz'üne uyanması yani "Ölmeden önce ölmesi"dir . Bâtınî Kıyamet (İçsel Uyanış / Kıyamet-i Suğra): İnsanın zihinsel benliği (nefsi) kıyametini yaşayıp Hak'ta fani olduğunda, ikilik perdesi kalkar. Dışarıdaki yazılı harfe olan zihinsel bağımlılık biter; harfler yerini vasıtasız Leddünni İdrak ve Canlı Hakikat’e bırakır. İnsanın kendi iç dünyasında kıyameti koptuğunda (zihin dünyası yıkılıp hakikat tecelli ettiğinde) Kur'an harflerinin silinmesi şu manalara gelir: Kalıpların Kalkması Zihin ikilikte (kesret) iken; kelimelere, harflere, sembollere ve kavramlara ihtiyaç duyar. İnsanın içsel kıyameti koptuğunda zihin aradan çekilir. Harf (şekil/kabuk), yerini özdeki Mana'ya bırakır. Harflerin silinmesi, mürekkebin yok olması değil; zihnin dışarıdaki sembollere olan bağımlılığının tamamen bitmesidir. "Canlı Kur'an" Olmak Kur'an zihindeyken "okunan bir kitap"tır. Bireysel uyanış/kıyamet gerçekleştiğinde insan artık Kur'an'ı dışarıdan bir metin olarak okumaz; Kur'an'ın bizzat tecelli ettiği yer haline gelir. Nitekim Hz. Aişe Validemizin Efendimiz (s.a.v.) için "O'nun ahlakı Kur'an'dı" buyurması, harflerin canlı bir hakikate dönüştüğünün en somut delilidir. Zihinsel Perdenin Kalkması İbnü'l-Arabî'nin ifade ettiği gibi; harf ve lafız bir perdedir. Kıyamet (uyanış), perdenin yırtılmasıdır. Şekil perdesi çekilince, harflerin ardındaki tek bir Hakikat açığa çıkar. Hakikat açığa çıktığında ise gölge hükmünde olan harflerin bir ehemmiyeti kalmaz; adeta "silinmiş" olurlar. Özetle; Uykudan uyanan kişi için görüntü gider manası kalır.     Derleyen : Aydanur Aktaş HIRA /  Araştırmacı Yazar

  • без подписи

  • 8 авг.363261

    EYY İNSANOĞLU! Birinci vazifen, nefsini arındırmak ve kendini bilmektir. Kendi hakikatini bilmenin tek yolu özüne yönelmektir. Özün senin en gizli hazinendir. Yaşadığın bu hayatta seni gaflet ve dalalete düşürecek pek çok deneyimin elbette olacaktır. Eğer bir gün seni gaflete düşürecek durumlarla karşılaşırsan, Öz olduğunu ve senden başkasının olamadığını hatırla ve içinde bulunduğun olumsuz durumdan kendini kurtaracak tek kişinin de kendin olduğunu unutma. Gaflet ve delalete düştüğünde zihninde negatif düşünceler öne çıkacak ve beyninde sis oluşabilir. Bu negatif duygu ve düşünceler seni en zayıf noktandan yakalayıp, seni bitkin ve harap düşürerek seni özüne perdeleyebilir. Bu yüzden zaman zaman bütün bildiklerini unutmuş gibi hissedebilirsin. Hayallerin yıkılmış, umutların yerle bir edilmiş ve zihnin bilfiil endişe, kaygı ve korku duygularının işgali altında kalmış olabilir. Hatta bütün sevdiklerin kendi menfaatlerini düşünerek sana ihanet etmiş olabilirler. Bütün bu durumlardan daha vahim olan ise aklınla değil, dürtüsel hareket ediyor olmandır. Eyy kendi hakikatini arayan Ademoğlu! Dışarıda yaşanan tüm bu deneyimler, aslında Öz’ün kendini açığa çıkarma araçlarıdır. İşte bu gaflet ve dalalet içinde dahi vazifen; başkalarından medet ummayı bırakmak ve özüne yönelerek kendini kurtaracak tek kişinin yine kendin olduğunu kendine hatırlatmaktır. Muhtaç olduğun kudret, özündeki programda (esma terkinde) mevcuttur! "Sen özüne güvenmeyi seçtiğinde, şah damarında da yakın olan özün sana güç verir." Ne mutlu kendini bilenlere... Ne mutlu uyanıp gerçeğe erişenlere... Aydanur Aktaş HIRA (Atatük’ün gençliğe hitabesinden ilham alınarak yazılmıştır)

  • 7 авг.371203

    ESMA TERKİBİMİZİN (ÖZ BENLİĞİN) BİR CİNSİYETİ YOKTUR   İnsan zihni; öz değerini ve varoluş alanını inşa ederken sıklıkla dış dünyaya, başkalarının gözündeki onay arayışına tutunur. Ancak bu onay ihtiyacı, toplumsal kabul arzusu ve geleneksel cinsiyet kalıplarıyla birleştiğinde; kişi adım adım kendi öz hakikatine yabancılaşmaya başlar. Zihnin derinliklerinde sessizce işleyen "Erkekler daha değerli, kadınlar önemsiz; ben de bu yüzden eziliyorum" inancı, sıradan bir sitem ya da yüzeysel bir şikâyet değildir; bu, kişinin kendi içsel gücünü zihinsel bir kurban rolüne teslim etmesinin ve öz hakikatinden kopuşunun derin bir tezahürüdür. Bu ifade; köklerini geçmiş deneyimlerden, kolektif ve toplumsal koşullanmalardan ve alt benliğin "öteki üzerinden kendini tanımlama" tuzağından alan derin bir değersizlik ve yetersizlik inancının dışa vurumudur.   Çocukluk çağından itibaren maruz kalınan ailevi tutumlar, toplumsal roller ve kültürel anlatılar, alt benlikte (ego) sarsılmaz sanılan inanç kalıpları (şemalar) oluşturur. Kadın veya erkek olmaya yüklenen anlamlar, kişinin kendi değerini öğrenme sürecinde belirleyici hale gelir.   Toplumsal Koşullanma: "Erkeklerin daha önemli veya güçlü olduğu" algısı, kuşaktan kuşağa aktarılan şartlanmaların sonucudur. Zihin, bu hazır şablonları sorgulamadan benimsediğinde, kendi gerçekliğini bu varsayım üzerine inşa eder.   Geçmiş Deneyimlerin Gölgesi: Aile içinde veya ilişkilerde tecrübe edilen adaletsizlikler, yok sayılmalar ve sınır ihlalleri; zihnin "ben zaten önemsizim" kabulünü doğrulamak için kullandığı kanıtlara dönüşür.   Bilinçaltının Tuzağı (Öteki Üzerinden Var Olma): Bilinçaltı gücü ve değeri kendi iç cevherinde aramak yerine hep dışarıya bir başkasına, bir cinsiyete veya otoriteye yansıtır. Gücün dışarıda olduğu zannedildiğinde, kişi kendisini kaçınılmaz olarak "kurban" ve "ezilen" konumuna yerleştirir. Yaratılışın ve hakikat ilminin temel ilkelerinden biri şudur:   Ruhun, özün ve ilahi cevherin cinsiyeti yoktur. İnsan, dünya sahnesinde kadın veya erkek bedeninde deneyim kazanan varoluşsal bir öz taşır. Zihnin oluşturduğu "üstünlük" ve "eksiklik" kavramları tamamen dualite (ikilik) aleminin yanılsamalarıdır. Dışarıdaki güç dengelerine veya başkalarının tutumlarına bağımlı kılınan bir değer, doğası gereği kırılgan kalmaya mahkûmdur.   Kişi, kendi varlığının biricikliğini ve ilahi kaynağa olan bağını unuttuğunda, kendi içindeki gücü dışarıya devreder. Dışarıya devredilen güç ise her zaman bir baskı hissi olarak kişiye geri döner. Bu nedenle "ezilme" hissi, sadece dışarıdaki bir eylemin değil, kişinin kendi değerini başkalarına teslim etmiş olmasının içsel yankısıdır.   ÇÖZÜM : Bu zihinsel kalıbı kırmak, dış dünyayla savaşmakla değil, içsel alandaki hakikati yeniden tesis etmekle mümkündür. Dönüşüm, aşamalı bir farkındalık süreci gerektirir:   1.İnancını Fark Et ve Ayrış İçsel dönüşümün ilk adımı, zihinden geçen "Eziliyorum, çünkü önemsizim" düşüncesinin kesin bir gerçeklik değil, şartlanmış bir zihin yorumu olduğunu görmektir. Bu düşünceyi bir "inanç kalıbı" olarak tanımlamak, kişinin onunla özdeşleşmesini engeller.   2. Gücü Dışarıdan Al ve Kendine Ver Kendi değerini ötekinin tutumu üzerinden ölçmeyi bırakıp kendine şu soruyu sor.   "Ben değerimi başkalarının gözünde aramadığımda, kendi varlığımla kim oluyorum?"   3. Güven ve Huzuru Kendi İçinde Tesis Et   Gerçek güven; kendine güvenmek, kendi sınırlarına, varlığına ve öz değerine sahip çıkabilmektir. Kişi kendi içsel merkezinde hizalandığında,iç dünyasında sarsılmaz bir huzur inşa eder. İç huzuru dışa yansır. "Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar." Mevlana    Sevgiyle Kalın Aydanur Aktaş HIRA

  • https://open.spotify.com/episode/05iWULOFWYTXe7WinXI9g1?si=-hjR18rFQjmc-z_dXQbSRQ

  • https://youtu.be/qI65DiopBWM?si=F9n0sinD1uIvKlAq

  • 6 авг.346101

    без подписи

  • 4 авг.443181

    TARİH: 05 Ağustos ÇARŞAMBA YER     : ZOOM / CANLI YAYINDA SAAT :21:00 DE BULUŞMAK DİLEĞİYLE KONU : CİN VAR MIDIR? / CİN SURESİ VE CİN AYETLERİ ÜZERİNE HAKİKAT BAKIŞIYLA DERİN SOHBETİMİZE tüm dostları bekliyorum...

  • 4 авг.427133

    Fıtratın Özü ve Zihnin İllüzyonu    İnsan, dünyaya özgün bir potansiyel, belirli yetenekler ve kendine has bir enerji ve iklim ile gelir. Kadim öğretilerde "fıtrat", modern tabirde "mizaç" veya astrolojik okumalarda "doğum haritası" olarak adlandırılan bu mimaride; kişinin hayatı algılama biçimi, duygusal derinliği ve temel varoluş dinamikleri kodlanmıştır.   Ancak yaşam yolculuğu ilerledikçe, kişinin sergilediği davranışların ne kadarının onun doğal fıtratı, ne kadarının ise sonradan edinilmiş psikolojik savunma mekanizmaları olduğu sorusu hayati bir önem kazanır.   Her ne kadar astrolojik veriler veya mizaci özellikler, kişinin potansiyelini gösterse de; bilinçaltında yer alan zihinsel kalıplar bu potansiyelin üzerine çoğu zaman gölge düşürür. Bu nedenle kötü fıtrata sahip bir insan yoktur, fıtratını açamayan insan vardır.   Bir insanın doğum haritasındaki veya mizacındaki bir özellik, o özelliğin nasıl yaşanacağını dikte etmez. Özelliğin sağlıklı mı yoksa gölge/marazi bir boyutta mı tezahür edeceğini belirleyen şey, kişinin bilinç seviyesidir. "Kişinin fıtratı sağlıklı tezahür ettiğinde kişide derin bir farkındalık ve kabul gelişir. Buna karşın gölge ve zihinsel kalıplar özün üzerini örttüğünde ise hayat sahnesindeki deneyimler yerini korku, savunma ve tepkiselliğe bırakır." Fıtrat/ Esma Terkibi (Öz ): Akışkandır, esnektir, yaratıcıdır ve kişiye özgün bir güç katar. Örneğin; hassas ve sezgisel bir mizaç (fıtrat), kişinin çevresini derinlemesine algılamasını ve yüksek bir empati kurmasını sağlar. Sonradan Edinilen Zihinsel Kalıp (Şema): Katıdır, tepkiseldir ve korku odaklıdır. Aynı hassas mizaca sahip bir kişi, çocuklukta güvensiz bir ortamda büyüdüğünde bu hassasiyet "aşırı kaygı", "alınganlık" veya "sürekli savunmada kalma" gibi psikolojik bir örüntüye dönüşür. Bu noktada yapılan en büyük yanılgı; psikolojik yaraları ve öğretilmiş çaresizlikleri "Benim mizacım böyle" diyerek meşrulaştırmaktır. Astrolojik göstergeler birer ceza ya da değişmez kader hükmü değil; birer potansiyel enerjidir. Kişinin içsel psikolojik dinamikleri, haritadaki enerjinin niteliğini belirler: Örneğin; Mükemmeliyetçilik ve Detaycılık (Örn. Başak Arketipi): Fıtri/Sağlıklı Boyut: Kaosu düzene sokma, şifalandırma, üretme ve insanlığa faydalı sistemler kurma yeteneği. Zihinsel Sıkışmışlık/Gölge Boyut: Yetersizlik hissi, kendini ve çevreyi acımasızca eleştirme, hata yapma korkusuyla felç olma hali.   Örneğin; Koruma ve Aidiyet (Örn. Yengeç Arketipi): Fıtri/Sağlıklı Boyut: Derin şefkat, besleme, yuva olma ve sezgisel rehberlik. Zihinsel Sıkışmışlık/Gölge Boyut: Terk edilme korkusu, bağımlı ilişkiler geliştirme, geçmişe çakılı kalma ve kurban rolüne girme. Görüldüğü üzere, harita aynı haritadır; ancak kişinin içsel psikolojik olgunlaşması, aynı enerjinin zehir mi yoksa panzehir mi olacağını belirler. Zihinsel Şemalar Özün Üzerini Örter: İnsan zihni, çocukluk yıllarından itibaren hayatta kalabilmek ve sevgiyi ve kabul görmeyi güvence altına almak adına çeşitli şemalar ve savunma mekanizmaları geliştirir: *Aşırı Sorumluluk Kalıbı: Kendi sınırlarını çizemeyen kişi, bunu "Benim fıtratım çok verici" diyerek açıklayabilir. Oysa arkasında çocuklukta yüklenmiş erken olgunlaşma baskısı veya onaylanma ihtiyacı yatabilir. *Kontrolcülük Kalıbı: Her şeyi zihnen yönetmeye çalışan kişi, bunu "Benim yapım analitik" diyerek meşrulaştırabilir. Hakikatte ise bu, güvensizlik hissiyle baş etmeye çalışan zihnin bir savunma çığlığıdır. Kısacası, astrolojik ve mizaci veriler, bize sadece malzemeyi gösterir. O malzemeyle nasıl bir yapı inşa edileceği ise kişinin farkındalık düzeyi ve zihinsel arınma süreciyle doğrudan ilintilidir. Gerçek uyanış ve dönüşüm; kişinin "Ben böyleyim" diyerek kendini tanımladığı kalıpları tek tek fark edip soyunmasıyla başlar. Mizacı veya potansiyeli değiştiremeyiz; ancak mizacımızın üzerine yapışan korkularımızdan, kaygılarımızdan ve sonradan öğrenilmiş zihinsel kalıplarımızdan özgürleşmek elimizdedir.   "Kendini bilmek; kim olmadığını fark edip geriye kalana teslim olmaktır."   Zihnin oluşturduğu hapishaneden çıkıp ilahi akışa teslim olduğunda kişi, doğuştan getirdiği fıtrati özellikler tüm ihtişamıyla bu dünyaya tecelli etmeye başlar ve zat cennetinin kapıları ona sonuna kadar açılır.     Aydanur Aktaş HIRA

  • 3 авг.343192

    Ne İstiyorsan Değil, Neye İhtiyacın Varsa O Gerçekleşir.   İlahi sistem, insanın her istediğini değil, onun özüne ulaşması için ihtiyaç duyduğunu verir; çünkü öz bilince engel olan bir kabul, ödül değil bir perdedir.   Zihin insanı (beşeri boyutta olan kişi), ilahi sistemi genellikle kendi isteklerine hizmet eden bir mekanizma olarak görme eğilimindedir. "Eğer dualarım/isteklerim kabul oluyorsa sistem iyi çalışıyordur; olmuyorsa sistemde bir sorun vardır ya da sistem beni cezalandırıyordur" diye düşünür.   Zihin, bizi güvende tutmak için belirsizliğin olmasını istemez. Sisteme teslim olamadığı içinde belirsizlik olduğunda kaygı ve endişe başlatarak bizi huzursuz ederek uyarır. Arzular çoğu zaman zihindeki bu sahte korkulardan, eksiklik hissettiren negatif inanç kalıplarından  doğar.  Bu nedenle Zihin insanı çoğu zaman zihnin (nefsin) dar penceresinden bakarak dua eder. Zihnin duası genellikle yoksunluk hissinden beslenir. Zihin der ki: "Şu engel kalksın, şu kapı açılsın, şu dileğim hemen olsun." İlahi sistem der ki: O kapının açılması senin güçlenmeni engelleyecekse, o engel kalktığında özündeki potansiyel açığa çıkmayacaksa; o duan gerçekleşmeyecek. Çünkü o duanın kabulü senin kendine gelmene engel olur. Bir duanın fiziksel dünyada karşılık bulmaması, aslında o duaya verilmiş en merhametli cevaptır. Sistem der ki: "Seni senin sığ zihinsel arzularına teslim etmeyecek kadar çok seviyorum." İlahi sistem, insanın geçici zihinsel rahatlığını değil, manevi uyanışını hedefler. Dolayısıyla öz bilince giden yolda bir "barikat" oluşturacak hiçbir dua kabul olmaz. Çünkü İlahi sistem, insanı mutlu etmek veya onun geçici zihinsel arzularını doyurmak için değil, onu fıtratına uyandırmak üzere işler.   “Fıtrat; insanın ham özü, ilahi kumaşı ve potansiyelidir.”   Yaşadığımız olaylar, karşılaşmalar, krizler ve tıkanıklıklar aslında zihnin iddia ettiği gibi birer "başarısızlık" değil; özümüzdeki cevheri (sabır, teslimiyet, idrak, koşulsuz sevgi) açığa çıkarmamız için kurgulanmış özel senaryolardır.   İlahi Sistem, zihnin arzusuyla değil, daima bilincimizin ihtiyacıyla hizalanır. Bazen bir arzunun gerçekleşmemesi, öz bilincin açığa çıkması için gereken en büyük "rahmet" ve "öğreti" olur. Çünkü insanın, arzuladığı şeyler gerçekleşmediğinde hissettiği acı ile özüne doğru bir yol açılır.     "Hayat senin istediğin gibi gitmiyorsa, bu ilahi sistemin işleyişinde bir aksaklık olduğu veya cezalı olduğun için değil; senin arzuladığın şeylerden daha güzel bir bilince uyanman gerektiği içindir."   "İlahi sistem, arzularımızı karşılayan bir dilek kapısı değil; zihnin kaba kabuğunu kırıp  özümüzü ortaya çıkaran bir zanaatkardır." Bir zanaatkar, elindeki ham maddeye rastgele vurmaz. Nereye, ne kadar güç uygulayacağını ve ne zaman duracağını çok iyi bilir. Yaşadığımız her deneyim, fıtratımızdaki potansiyeli (cevheri) açığa çıkarmak için ölçüyle kurgulanmıştır.Çekiç darbeleri (zorluklar) can yaksa da amaç taşı incitmek değil, içindeki özü özgürleştirmektir. Aydanur Aktaş HIRA

  • 2 авг.413222

    SAHİP OLMAK MI, SAHİP ÇIKMAK MI?   Dışarıdan bakıldığında birbirine yakın, hatta zaman zaman aynı niyetin tezahürüymüş gibi görünen iki kavram vardır hayatımızda: Sahip olmak ve sahip çıkmak. Oysa hakikat nazarında bu iki eylem, birbirine taban tabana zıt iki ayrı zihin kalıbını ve frekansı temsil eder.   Aralarındaki temel fark; birinin korkudan ve eksiklik hissinden, diğerinin ise yüksek bilinç ve sorumluluktan doğmasıdır. "Sahip olmak" arzusu, zihnin güvenlik arayışından ve varoluşsal yetersizlik duygusundan beslenir. Zihin; bir insana, bir nesneye, bir makama ya da bir duyguya sahip olduğunda güvende olacağını zanneder.   Sahip olma çabası; kaybetme korkusu barındırır. Kaybetmekten korktuğumuz şeyi kontrol etmeye, sınırlandırmaya ve dondurmaya çalışırız.   Tıpkı bir çiçeği çok sevdiğini söyleyip onu dalından koparmak gibi... Oysa dalından koparılan çiçek, artık özgürce büyüyen bir can değil; vazoda solmaya mahkûm edilmiş bir mülkiyettir. Sahip olmak, nesneleştirir.   Hakikat boyutunda insan hiçbir şeyin "sahibi" değildir; yalnızca geçici bir süre için vesile kılındığı nimetlerin emanetçisidir. "Sahip çıkmak" ise mülkiyet iddialarından arınmış, derin bir sorumluluk ve farkındalık halidir. Buradaki eylem, tutmak ya da hapsetmek değil; var olana hak ettiği alanı ve değeri sunmaktır. Sahip çıkan insan; karşısındakini kendi zihin kalıplarına hapsetmez. Onun özgünlüğüne, alanına ve dönüşüm yolculuğuna saygı duyar.    Tıpkı o çiçeği koparmak yerine; toprağını havalandırmak, zamanında suyunu vermek ve güneşle buluşmasına izin vermek gibi... Sahip çıkmak, yaşatmak ve büyümesine alan açmaktır.   Sahip olmak; "Sen benimsin, benim istediğim gibi olmalısın" der ve kısıtlar.   Sahip çıkmak; "Sen özgürsün, varlığına saygı duyuyor ve potansiyelini ortaya çıkarman için sana rehberlik/eşlik ediyorum" der ve genişletir.   Hayatımızdaki ilişkilere, evlatlarımıza, mesleğimize, yeteneklerimize ve hatta kendi ruhumuza bakışımız bu ayrımda gizlidir.   Bize sunulan her şey, sahip olmak için değil; farkındalıkla sahip çıkıp, sevgiyle sulayıp, özgürce büyümesine rehberlik etmek için verilmiş birer emanettir.   Zihnin "sahip olma” ihtiyacından, bilincin "her şey bana emanet" idrakına geçebildiğimizde, uyanış başlar. Sevgiyle kalın...   Aydanur Aktaş HIRA

  • İnsanın bu dünyadaki varlık nedeni, bir yok oluş değil; özünden tecelli eden hakikatin görünür kılınması sürecidir. "Bir Çekirdeğin Hikayesi", insanın ilahi kaynağıyla bir ve beraber olduğu "vahdet" (birlik) halinden, madde ve biçim kazandığı "kesret" (çokluk) âlemine uzanan derin dönüşüm yolculuğunu anlatır.

  • Bir Çekirdeğin Hikayesi   Her şeyin bir olduğu bir anda idim, Hiç bir şey yoktu, her şey var idi… Açığa çıkmayı murat ettim, Toprağa ekildim, Bir karanlığın içine gömüldüm, Sulandıkça kabuklarım kabardı, Kabardıkça parçalanmaya başladım, Benden eser kalmıyordu yok oluyordum, Çok korktum… Var olmak istemiştim ama yok oluyordum, Bir süre parçalanmamak için direndim ama nafile… Ben ben olmaktan çıktım yok oldum, Artık ne ben vardı nede isteklerim, Bıraktım kendimi toprağa, direnmekten vazgeçtim… Teslim oldum akışa ve Öldüm.... Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, Bir gün tepemde bir aydınlık hissiyle irkildim, Hiç bilmediğim bir şeyler oluyordu etrafımda, İçimde bir sıcaklıkla birlikte bir yaşam hissi uyanmıştı. Tam öldüm yok oldum derken bu da neydi, Güneşi gördüm ilk defa o gün, Toprağı gördüm, Suyu gördüm, Kendimi gördüm, Ben toprağın üstüne çıkmış, dünyaya bürünmüştüm, Ben var olmayı murat etmiştim ve var olmuştum, Ben bir ağaç fidanıydım ve artık ne olacağımı biliyordum, Yeniden doğmuştum… Kendi doğamın tüm bilgisine sahip olmuştum...   Anladım ki ben bir çekirdektim ekildim, Şimdi de tekrar çekirdeğe dönmekti niyetim…   Anladım ki ben kendimi bilmek ve açığa çıkabilmek için, Önce kabuklarımdan soyunmam, parçalanmam gerekiyormuş, Taa ki eski benden eser kalmayıncaya kadar... Ve yine anladım ki yok olmak değil de, Bir dönüşümmüş benimki sadece, Yeni bir dünyaya doğuşun doğum sancıları misali...   Teslim olmaya direnmekse, En büyük azabımmış meğerse. Bırak kendini özüne, varlığını hisset sadece, direnme, Sen yok olmak için değil, var olmak için dönüşensin sadece,   Çekirdekten çekirdeğe… Aydanur AKTAŞ HIRA

  • KAMPIMIZ KARMA OLACAK OLUP HERKESE AÇIKTIR.

  • https://youtu.be/geDZVDsn5Mc

  • KARMA DEĞİL, ÇEKİM: Kısır Döngüleri Kıran İçsel Dönüşüm   Eğer hayatınızda sürekli benzer aldatılmaları, tekrarlayan yalnızlıkları, aynı dışlanmışlık hissini veya ezilmişliği yaşıyorsanız; kısacası kendinizi bitmeyen bir kısır döngünün içinde buluyorsanız durup düşünme zamanı gelmiş demektir. Bu durum, sanıldığı gibi geçmiş yaşamlarınızdan ya da atalarınızdan taşıdığınız kaçınılmaz bir "karma" değildir. Bu, alt nefs mertebesinde takılı kalmanıza neden olan yanlış inanç kalıplarınızın size aynalık etmesidir.   İlahî sistem; biz dersimizi alıp o duyguyu dönüştürene ve bilincimizi bir üst seviyeye taşıyana kadar aynı sahneyi, sadece oyuncuları değiştirerek önümüze getirmeye devam eder. Yapmamız gereken ilk ve en önemli şey; yaşadıklarımızın bize verilen bir ceza olmadığını, aksine içimizdeki bilinçaltı inançlarımızın dış dünyaya yansıması olduğunu fark etmektir.   Peki, "İçe Dönmek" Gerçekte Ne Demektir?   İçe dönmek; bilinçaltında görünmez bir çark gibi işlemeye devam eden gizli inançları fark etmektir. Nahoş durumlar karşısında "Neden bu benim başıma geldi?" ya da "O bana neden bunu yaptı?" gibi kurban psikolojisi üreten soruları bir kenara bırakabilmektir. Bunun yerine cesaretle şu soruyu sormaktır:   "Benim içimdeki hangi inanç bu senaryonun yazılmasına ve yaşanmasına izin verdi?"   Alt nefs mertebesi, doğası gereği savunma ve hayatta kalma odaklıdır; gücünü korkudan, yetersizlikten ve dışarıdan onay alma ihtiyacından alır. Gerçek anlamda içe dönmek; geçmişten bugüne taşıdığımız "Sevilmek için kendimden vazgeçmeliyim", "Sınır koyarsam dışlanırım" ya da "Ben zaten değersizim" gibi gizli yazılımları su yüzüne çıkarmaktır.   Kendi iç dünyamızı okumanın tek yolu, karşılaştığımız insanları ve yaşadığımız olayları birer ayna ve rehber olarak görmektir. Çünkü evrensel kural değişmez: İçeride ne varsa, dışarıya o yansır.   "Testi içindekini sızdırır."— Mevlânâ   Hz. Mevlânâ’nın belirttiği gibi; bir testinin içine sirke koyarsanız çatlağından sirke, bal koyarsanız bal sızar. İnsan ruhu da böyledir. Bilinçaltında öfke, değersizlik, yetersizlik veya kırgınlık biriktiren bir insan; hayatın getirdiği en ufak bir baskıda, krizde veya ilişki testinde dışarıya öfke, eleştiri ve sitem sızdırır.   Bizi en çok tetikleyen, üzen veya öfkelendiren durumlar; içimizde hâlâ iyileşmeyi ve dönüştürülmeyi bekleyen gölge yanlarımızı bize gösteren birer işarettir.   Zihinsel Yüzleşme ve Öz-Şefkat   İçe dönmek, yüzeyel olumlamalar tekrarlayarak ya da duyguları halı altına süpürerek gerçekleşmez. Öncelikle kendimize tarafsız, objektif ve dürüst bir gözle bakarak gerçeği görmeyi seçmemiz gerekir.   Hakiki içsel çalışma; incinmişliği, öfkeyi veya korkuyu bastırmadan, olanı olduğu gibi kabul ederek yapılır. Kendimizi derin bir öz-şefkatle kucaklamak ve o zorlu duygunun bize getirdiği mesajı doğru okumak şarttır.   Özetle; içe dönmek, sahnedeki oyuncuları değiştirmeye çalışmak gibi beyhude bir çabayı bırakıp, senaryoyu yazan ve yöneten bilinçaltı verilerini yeniden kaleme almaktır.   Siz senaryoyu değiştirdiğinizde; sahneye çıkan kişiler, roller ve ilişki biçimleri de zorunlu olarak değişir. Ve işte o zaman, kaderiniz yeniden yazılır ve siz farklı olasılıklara alan açarsınız. Sevgiyle kalın…   Aydanur Aktaş HIRA

  • ÖZE DÖNÜŞ ARINMAKLA MÜMKÜNDÜR "Mükemmelliğe, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında ulaşılır." — Antoine de Saint-Exupéry İnsanoğlu, kendini etiketledikçe daha değerli olacağını zanneder. Var olmayı varlıklı olmakla karıştırır. Bu nedenle de hayatı boyunca bilgi toplar, çalışır çabalar mal mülk edinir, kendine yeni etiketler, sıfatlar ve maskeler biriktirir. Dünyevi algıda olgunlaşma ve mükemmellik, bir kumbara gibi sürekli dolmakla eşdeğer görülür. Halbuki evrenin ve insanın nihai mükemmelliği, etiketlerin altında saklı duran o saf özünde gizlidir. Gerçek mükemmellik; etiketlerimizden kurtulup saflaşmakla mümkündür. İnsan etiketlerinden arındıkça özüne döner. Örneğin; *Korkular elendiğinde geriye güven kalır, *Öfkeler yontulduğunda geriye şefkat kalır, *Zihnin içeriği temizlendiğinde geriye huzur kalır. *Yargılar kalktığında geriye koşulsuz sevgi kalır, *Hırslar törpülendiğinde geriye şükür kalır, *Kibir (benlik) eridiğinde geriye tevazu kalır, *Şüpheler dağıldığında geriye teslimiyet kalır. *Direniş kırıldığında geriye rıza kalır. Zihnimizdeki her etiket, bizi özümüzden uzaklaştırır. Ne zaman ki kendinden çıkarılacak bir etiket kalmaz; işte o zaman aranan o saf KEMAL hali kendiliğinden açığa çıkar.

  • TEPKİ VERMEYİ BIRAK ETKİ OL “Gerçek özgürlük ve içsel huzur, hayata  etki olmayı başardığımızda  başlar.” Günlük yaşamın koşuşturmacası içinde çoğu kişi kendini sürekli   başkalarının davranışlarını yönlendirmeye çalışırken  ve olan durumlara karşı tepki verirken bulur. Siyasetten ekonomiye, trafikteki sürücülerden en yakınlarının sergilediği tutumlara kadar pek çok faktör insanın zihnini meşgul ederek iç dünyasında tepkisel bir mücadele başlatır.   Hayatın akışı içinde değiştiremeyeceğimiz şeylere takılıp kalmak, enerjimizi boşa harcamamıza neden olan durumdur.  Çünkü biz *rüzgârın yönünü değiştiremeyiz, sadece yelkenlerimizi esen  rüzgara göre ayarlayabiliriz.* Yani değiştiremeyeceğimiz şeylere kafa yormak yerine değiştirebileceğimiz  kendi sorumluluk alanımızdaki şeylere enerji harcamak daha doğru.   Çünkü kontrolümüz dışındaki unsurlarla mücadele etmek, zihinsel ve duygusal enerjimizi tüketmekten başka bir işe yaramaz. Gerçek özgürlük ve içsel huzur, gücümüzün yetmediği durumları serbest bırakıp odağımızı kendi etki alanınıza çevirdiğimizde başlar.   İnsan zihni, belirsizlikten hoşlanmaz ve güvende hissetmek için etrafındaki her şeyi değiştirmeyi arzular. Ancak hayat, doğası gereği değişken ve sürprizlerle doludur. Dış dünyayı yönetmeye çalışmak, taşınması imkânsız bir yükü omuzlamaya benzer.   Kontrol edemeyeceğimiz şeylere odaklanıp tepki verdiğimizde, Sürekli bir yetersizlik ve çaresizlik hissi ile tepki gösterir, kendi hayatımız için atabileceğimiz adımları atamayız.   Hayata etki olmak için odağımızı dış dünyadan çekip kendi etki alanımıza odaklamamız gerekiyor. Bunun için de kontrol edemediğiniz bir durumla karşılaştığımızda  ilk yapmamız gereken şey, durup önce olanı kabul etmek ve “ben şimdi ne yapabilirim”  sorusunu sorarak seçeneklere odaklanmaktır. Bu soru bizi kendi hayatımızın direksiyonuna geçirir.      *Hayata nasıl etki oluruz?*        Çoğu insan hayatı bir "otomatik pilot" modunda yaşar. Dışarıda bir olay gerçekleşir ve insan anında refleks olarak bir tepki verir (öfkelenir, küser, bağırır ya da moralini bozar).   "Oysa yaşam kalitemizi ve içsel huzurumuzu belirleyen şey, başımıza gelenlere verdiğimiz anlık tepkiler değil; o durumlar karşısında nasıl bir duruş sergilediğimizdir." *"Hayatta başımıza gelenlerin %10'u yaşanan olaylardan, %90'ı ise bu olaylara verdiğimiz tepkilerden oluşur."* (Stephen Covey)   "Verdiğimiz tepkiler, bir sonraki deneyimimizin de mimarıdır. Zira gelen her etkiye anlık tepkiler vermek, hayatı sürekli bir savunma pozisyonunda yaşamaktır. Tepkisel bir yaşam; dış dünyaya bağımlı olmaktır, insanı kurban bilincine hapseder ve içsel güvensizliği besler. En önemlisi de kişinin kendi oyununu kurmasına, kendi yolunu çizmesine engel olur." Hayata etki olmak ise "Bu durum hoşuma gitmedi, peki ben bunu nasıl yönetebilirim?" diye düşünebilmek ve kendi hayatımızın ve seçimlerimizin sorumluluğunu elimize alarak başkalarının başlattığı olumsuz bir döngüyü (öfke, kaos, belirsizlik) bizim durdurmamızı ve yönünü kendi lehimize çevirmemiz demektir.   Hayata etki olmak için yapılması gereken en önemli adım şudur. Dışarıdan gelen uyaran ile senin vereceğin yanıt arasına bilinçli bir ara (es) koyabilmek gerekir. Tepki vermeden önce bir ara verip düşündüğümüzde seçeneklerimizi gözden geçiririz. Bu da bizi hayata karşı bir adım önde tutacak çok önemli adımdır.   Özetle: Tepki vermek, başkasının yazdığı senaryoda figüran olmaktır. Etki olmak ise kendi hayat filminin yönetmen koltuğuna oturmaktır. Ve son olarak yazımı bir dua ile bitirmek istiyorum. "Allah'ım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır, değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, Ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için bilgelik nasip et."   Aydanur Aktaş HIRA