- Последний пост
- 3 нояб.
- Последнее чтение
- 14 авг.
- Постов за неделю
- 0
- Всего постов
- 20
- Тип
- открытый
- Язык
- und
- В каталоге с
- 13 авг.
- 1/24сутки в ленте
- —
- 1/48двое суток
- —
- 1/72трое суток
- —
Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.
Посты
İksîr-i a'zamdır nutk-i ehlullah Bir nefesde hâki kimyâ ederler Hakîkat sırrına onlardır âgâh Velâkin sûretde ihfâ ederler Kâmil mürşidlerin sözleri bütün derdlere devâ bir iksîr, içenlere ölümsüzlük kazandıran âb-ı hayât gibidir. Onların ma'nevî kuvveti, ölü kalbleri diriltir, değersiz bir taş gibi olan kişi, onların terbiyesine girerse mücevhere dönüşür. Hakîkatin sırrı gerçek mürşidlerdedir ama onlar başlarına bayrak asmazlar, kendilerini gizlerler. Tıpkı hazînelerin de ulaşılması çok güç yerlere gizlenmesi gibi.
أنت حيث يميل قلبك٬ لا حيث توجد بجسدك. Kalbinin meylettiği yerdesin, bedeninin olduğu yerde değil.❤️🩹
“Tasavvuf yolundan maksat ve ele geçen şey, Allah Teâlâ’nın devamlı huzurunda olmaktır.” Pirimiz Şah-ı Nakşibend k.s. hazretlerimiz
Tasavvuf yolunda en temel esaslardan biri, insanın gafletten uzaklaşıp daima Allah (celle celalühü)’ı zikretmesidir. Gaflet, kalbi perdeleyen ve insanı Hak’tan uzaklaştıran en büyük engellerdendir. Zikrullah ise kalbi diriltir, gönle huzur ve farkındalık kazandırır. Bu yüzden sûfîler, hem gündüz hem gece Allah (celle celalühü)’ı anmayı, kalbi daima Hakk ile meşgul tutmayı öğütlemişlerdir. Ancak bu yol, kendi başına yürünecek bir yol değildir. Mürşid-i kâmil rehberliğinde yürüyen mürid, nefsinin tuzaklarından korunur ve istikameti bulur. Şeyhten alınan izin, yani inabe, müridin zikrinde bereketin ve feyzin kapısını açar. Mürşidin izinden ayrılmamak, manevî terbiyede ilerlemenin şartıdır. Sonuç olarak tasavvuf, sadece bilgiyle değil, hâl ve edeple yaşanan bir yoldur. Mürşide bağlılık, zikre devam ve dilin, gönlün edebiyle korunması; sâliki kemale götüren temel adımlardır. Hakikat yolcusu, bu düsturlara sarıldığında, kalbi nurlanır ve Hakk’a yakınlık nimetine erişir.
O esrarlı yangına bu can nasıl dayandı? Sahile vurdu kalbim, su yandı, kum da yandı. Bir mum gibi eriyip aktı uykusuzluğum, Ölüme başkaldıran dertli uykum da yandı. Yurdundan mahrum edip dolaştırdın Cem gibi. Ruhumla söndü alev, sonra ruhum da yandı. Kül oldu bir yiğidin figanıyla her umut. Bülbülün küllerine konan puhum da yandı. Böylesi bir yangını görmedi Nemrut bile. Kaktüsün gölgesinde nazlı âhım da yandı. Âhımdır zannederdim en belalı kıvılcım, Kirpiğine dokunan kanlı âhım da yandı. Bir damla su ver bana ey çöl! Bari sen küsme. Kalmadı hiçbir şeyim bak, günahım da yandı. Yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme. Ülkem yıkıldı heyhat! Ordugâhım da yandı. Köleleri her akşam duman kıldı gözlerin, Başıma tâc ettiğim padişahım da yandı. İlk defa böylesine tutuştu gökkuşağı. Renklerim siyah oldu ve siyahım da yandı. O'ndan başka ne varsa yandı, Yandık sen ve ben. O'nu göreyim diye, kıblegâhım da yandı. (NURULLAH GENEÇ)
Ey şaşırmış gönül! Dost'a, can'dan giden bir yol vardır.. Ey yolunu kaybetmiş kişi. Dosta apaçık da, gizli de bir yol vardır.. Eğer altı yönden de, senin yolunu keserler, kapatırlarsa korkma. Çünkü senin gönlünün derinliklerinden, Sevgiliye giden gizli bir yol daha vardır.. Mevlana iyi akşamlar hocam
Ey hame eser senin değildir Ey şeb bu seher senin değildir... (ŞEYH GALİB)
Bugün cok değerli yaşam enerjimi taciz edildiğini hissediyorum Lakin onu menden çalmayı değil başarmak Vallahi zerresini yar etmeyecegim size ... 😎
Senin cüz'i iradenden başka hiçbir şeyin yoktur. Yine de o verdiğin kararlar, Allah'ın izin verdiği kadardır. Tüm hakimiyet O’nun elindedir; senin elinde ise sadece bir oyuncak direksiyon vardır. Yönü sen seçersin ama süren yine O’dur. Onun iradesiyle bir ol. Onun iradesiyle akmaya çalış. Bu da nefsini terbiye etmekle mümkündür. Kalbini su gibi berrak yapmaya uğraş. Kalp ne kadar berraklaşırsa, vücudun ve ruhun da o kadar sağlık kazanır. Su gibi berrak olmaya başlarsın.
Su Gibi Ak, Hakk'la Kal Hayatta çoğu zaman bize öğretilen şey, direnmek. Zorluk çıkınca savaşmak, engel çıkınca bastırmak… Ama her şeyi zorla çözmeye çalışmak, insanı yorar. Tüketir. Peki ya başka bir yol varsa? Su gibi olmak mesela. Su, kavga etmez ama yılmaz da. Önüne ne çıkarsa çıksın ya içinden geçer ya etrafından dolanır. Bazen bekler, bazen yön değiştirir ama hep akar. Ve zamanla, en sert kayaları bile aşındırır. En büyük dağları şekillendirir. En sonunda hep istediiği yere varır. Bu, zayıflık değil. Bu, Allah'ın kudretiyle; O'nun rububiyet dalgalarıyla birlikte akmak, O'nun iradesiyle bir olmaktır. Akışa Uyum, Öze Sadakat Su her girdiği kaba uyar ama özünü kaybetmez. Buz olur, donar. Buhar olur, uçar. Yağmur olur, toprağa düşer. Ama hep su kalır. İnsan da böyledir. Zamanla değişebiliriz. Farklı hallerden geçebiliriz. Ama özümüzü koruyarak şekil alırsak, işte o zaman güçleniriz. Peki nedir o öz? O öz, Allah'ın istediği gibi bir kul olmaktır. Bu da ancak Kur'an ve Sünnet ile mümkün olur. İnsanı insan yapan, hakikatini ortaya çıkaran da budur. Suyun içinde kayalar olur, bazen dal olur. Hayat da böyle. Önümüze çıkan taşlar, zorluklar gibi; suyun akışıyla aşınıp şekil alırız. Sürüklenen dallar gibi bazen irademiz dışında gelişen olaylarla savruluruz. Toprak ve tortu gibi geçmişten gelen izler, yaşanmışlıklar zamanla içimizde birikir. Yosunlar ve bitkiler gibi kimi alışkanlıklar, kimi ilişkiler hayatımızın kıyısında tutunur. Ve suyun içindeki canlılar gibi, çevremizdeki insanlar, dostlar, bazen de düşmanlar bu akışın bir parçası olur. Hayatımızın akışında da birçok şey gelip gider ama su durmaz. Hayat bazen seni bir iş yerinde zorlar, bazen ilişkilerde. Patronun zor biridir mesela. Hep eleştirir, küçümser. Normalde ne yaparsın? Tartışırsın, kendini ispatlamaya çalışırsın. Ama bu sadece daha çok yıpratır. Oysa su gibi davransan? Önce gözlemle. Neye tepki veriyor? Neyden rahatsız oluyor? Onun ihtiyaçlarını anladığında, kendini ezmeden uyum sağlayabilirsin. Belki önceden kısa bilgilendirmeler yaparsın. Belki enerjini onun gerginliğine kaptırmaz, sakin kalırsın. Böylece kontrolü ele alırsın — bağırmadan, kavga etmeden. Ve unutma: Su, sabırla ama kararlılıkla akar. Sen de öyle yap. Zamanı gelince konuşursun. En doğru anda adım atarsın. İllet, Zillet, Killet: Hayatın Gerçek İmtihanları İnsan bu dünyada üç büyük sınavdan geçer:İllet – yani hastalık, zayıflık…Zillet – yani aşağılanma, küçük düşme…Killet – yani yoksulluk, eksiklik… Bu üçü bazen sırayla gelir, bazen aynı anda. Bazen bedeni yorar, bazen kalbi. Ama her biri içindeki gücü ortaya çıkarır. Sabır öğretir. Tevekkül ettirir. Kendine değil, Yaradan’a dayanmayı hatırlatır. İşte su gibi olmak tam da burada devreye girer. Çünkü su direnmez. Kabul eder. Ama teslimiyet içinde asla vazgeçmeden akar. O taşın, o dar boğazın bir anlamı olduğunu bilir. Ya Değişmiyorsa? Peki ya her şeye rağmen hiçbir şey değişmiyorsa? Su bile bazen bir setle karşılaşır. Ama o da sonsuza kadar aynı duvara çarpmaz. Yolunu değiştirir. Buhar olur, göğe yükselir. Yeni bir yerden yeniden yağar. Sen de öyle yap. Eğer bulunduğun yer seni büyütmüyorsa, seni tüketiyorsa — yönünü değiştir. Bu yeni bir iş olabilir, başka bir şehir, farklı bir çevre, yeni bir dua… Ne olursa olsun, akmaya devam et. Güçlü Olmak Sessiz Olmak da Olabilir Medya ve Batı bize güçlü olmanın yüksek sesle konuşmak, sert durmak, dayatmak, bastırmak ve kontrol etmek olduğunu gösterdi. Ama gerçek güç böyle değil. Gerçek güç; dinlemekte, anlamakta, gerektiğinde sessiz kalmakta. Sabırla adım atmakta. Kendi yönünü kaybetmeden akmakta. Kur'an ve Sünnet'le devam etmekte. Yeri geldiğinde şükretmekte, bollukla boğulmamakta; yeri geldiğinde sabretmekte, ümitsizliğe kapılıp yönsüz bir dereye akmamakta. Bir son söz: Unutma, mülk Allah’ındır. Tüm dünyada ne görüyorsan O’nundur. Her şey yazılmıştır ve her şey Levh-i Mahfuz’dan dalgalar şeklinde dünyaya aktarılmaktadır. Cenab-ı Allah kudretiyle yazılmış olanları gerçeğe dönüştürür.
Sen gözlerine Şiir yazmak istediğim Yinede bakışları ile farklı coğrafyaları Zengin eden kâr zarar bilmez tüccar Men iflas etmişim Keşfinde senin dahi bilmediğin bir alemin... #hiç
Yeniden birini sevmek ömür sürer, O kadar kalmadı be gönül süren. Yaşattıkların tümüyle ölümsüzler, Gözlerimde saklı mühürsün, hep. Seni seviyorum dediğim herkesi sevdim. İnan, yine olsalardı yine severdim. Ne aldım, ne de verdim, Ne aldın, ne verdin? Neyse asıl konuya dönelim, aşka; Aşık olunca mı kalbine yönelir taşlar? Çok sevince mi ızdırap başlar? Kötü mü aşk, saçma mı? Başka? Sevmek; bir sanattır, kanatlı, Kanat uçmaktır ki; uçmakta sanattır. Bana kalırsa biri sanatı yarattı, Mutlak yaradan, içimizdeki sanatçı. Sorarsa biri önünü kesenlerin, Tanımıyoruz ne sen beni, ne ben seni. Hiç olmadık ne ben senin, ne sen benim, Açıkcası; ne sen ben, ne ben senim. Şiir senden fazlasıdır, sihrim, Doğum günüm, gün ışığım; mihrim. Bir zahmet hatanı düzelt şimdi, Beni bu saf karanlığa sen ittin. Beni bu karanlıkta kaybettin, Üzüldüm, sanki bilyelerimi kaybettim. Beni bir çocuk gibi kaybettin, Pazarda kaybolmuş gibi ağladım, aybettin. Bu bana yapılmazdı, yaptın. Sana bu yapılmazdı,yaptım. Kandırılmamalıydım, yaptın. Şiirlere değmezdin, yaptım. Güzeldin herşeyinle, yenmezdin tadından, Yüzüne şiir yazılacak binlerce kadın var. Ardından tek bir kez söz etmedim adından, Biriydin benim için o binlerce kadından. Biri gider bini gelir, Bini gider biri gelmez. Ne yaman çelişkidir, Biri kanatır, bini delmez. Onu sever, beni sevmez, Ona ulaşır, bana ermez. Aşk dilenmek gerekmez, Ona verir, bana vermez.
- İşte bu da geleceğin aynası!. demiş. Çerçevesi altından olup bedavadır. Ama onu hiç kimse almadı. Adam: - Geleceğin aynası ha!.demiş. Üstelik de altından ve bedava... İhtiyar, hiç sesini çıkartmamış. Adam ise, emin adımlarla aynaya doğru ilerlemiş ve bakmak için yere eğildiğindei oracığa yığılıp kalıvermiş. Yaşlı adam: Geleceğin aynasında ne göreceğini tahmin etmen ve ona göre hazırlıklı olman gerekirdi evladım, demiş. Senin de gücün yetmedi demek ki... İhtiyar adam, müşterisinin cansız vücudunu kucaklarken, onun ayndaki görüntüsüne bakmış. Kuru bir iskelet görünüyormuş... HİÇ DURMAYIN, HEMEN AYNAYA BAKIN. NE GÖRÜYORSUNUZ ? HİÇ Bİ ŞEY Mİ ?.... O HALDE...... GEÇMİŞTE YAPTIKLARINIZI, ŞU ANDA YAPMAKTA OLDUKLARINIZI, KİMLERİ KIRDIĞINIZI, ÜZDÜĞÜNÜZÜ... KIRMADIKLARINIZ ZATEN DUA EDECEKTİR ONLARI ES GEÇİN... DAHA NE KADAR ÖMRÜNÜZÜN KALDIĞINI.. İNSAN OLARAK HAYATA İMZA ATIP ATMADIĞINIZI.. GERÇEKTEN BİR ŞEYLER YAPABİLMİŞ MİSİNİZ ? YAPMAYI DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ? AYNAYA BAKIN GÖREBİLİYOR MUSUNUZ? İNSAN OLMANIN ERDEMLİĞİNİ, GERÇEK KİMLİĞİNİZİ... MUHASEBE YAPIN ... TEFEKKÜR EDİN SIK SIK AYNAYA BAKIN, YUKARIDAKİLERE EKLEYECEK DAHA O KADAR ÇOK ŞEY VARKİ.. EKLEYECEĞİNİZ ARTILARI KAYDEDİN BİR KENARA. SİZ KAYDETMESENİZ DE ZATEN BİRİLERİNİN KAYDETTİĞİNİ UNUTMAYINIZ...
Adamın biri, ilk defa gittiği şehrin tarihi çarşısına uğradığında, bir dükkana girerek; - Hatıra eşya almak istiyorum, demiş.Ne tavsiye edersiniz? Dükkan sahibi yaşlı zat,adamı tepeden tırnağa süzüp: - Buranın en meşhur malı, aynalardır evladım, demiş. Ama onları almaya güç ister. Adam, hiç düşünmeden: - Ben, yaşadığım şehrin en zengin insanıyım, diye atılmış. Benim için para önemli değil. İhtiyar, dudak büküp: - İnşaallah gücün yeter, demiş. Çünkü padişahlar bile alamadı onları. Adam, ses tonunu iyice yükselterek: - Benim elde edemeyeceğim şey yoktur!..diye direnmiş. Fiyatları ne kadar? İhtiyar adam: - Seçeceğin aynaya bağlı, diye gülümsemiş. Günümüze ait aynaları normal fiyata alabilirsin. Fakat eski aynalar pahalıdır.Hele hele antikalara gücün yetmez. Ama geleceğin aynası bedavadır, fakat onu görsen pek beğenmezsin. Adam, bu sözleri pek anlamamış. Ama merakından çatlayacak gibiymiş. Aynaları bir an önce görmek istediğinden, yaşlı adamın koluna girip,dükkanın arka bölümüne geçmiş. Yaşlı adam, elindeki baston ile işaret ederek: - Sana ilk önce günümüze ait aynayı göstereyim, demiş.Çerçevesi gümüştendir. Fiyatıysa sadece üç altındır. Adam, duvarda asılı duran kristal aynayı kısa bir süre incelemiş. Ve ona bakarak saçlarını düzelttikten sonra: - Bunun bir özelliğini görmedim, demiş. Evimde de bundan üç dört tane var. Yaşlı adam, seke seke ilerleyerek: - O halde bu aynaya bak!.. demiş. Çeyrek asır öncesine aittir. Çerçevesi bakırdandır. Fiyatı ise yüz kese altındır. Adam: - Herhalde şaka yapıyorsunuz, diye gülümsemiş. Böyle basit bir ayna, on altın bile etmez. İhtiyar adam: - Ben sana söylemiştim!.. diye kızmış. İsterseniz vazgeçin. Adam, iş olsun diye aynaya baktığında, bağırmamakiçin kendini zor zaptetmiş. Gözlerini ovuşturarak baktığı aynadaki görüntü, onun yirmibeş yıl önceki haline aitmiş. Ne başının büyük bölümünü saran beyaz saçlar varmış bu görüntüde, ne de yüzünü kırış kırış eden derin çizgiler. Adamın aynaya takılan gözleri, biraz sonra fal tşı gibi açılmış. Çünkü aynadaki gençlik görüntüsünün hemen arkasından,sevdikleri geçiyormuş birer birer. Büyük bir dehşet içinde: - Aman Allah'ım!.. diye bağırmış. Bu geçen,kız kardeşim değil miydi? Hem de henüz kanser olmadan önce. Daha sonra, en sevdiği teyzesi ve dayısı da geçmişler, adamın görüntüsü ardından. Her ikisi de, çeyrekasır önceki halleriyle. Adam, dayanamayıp başını çevirmiş aynadan. İhtiyar, ona sokulup: - Bu işten vazgeç!. demiş.Zaten bir çok insan da öyle yaptı. - Hayır!. diye itiraz etmiş adam. Kardeşimi özlemiştim, dayımla teyzemi de. - Peki!. demiş ihtiyar. Şu gördüğün bir antika aynadır. Çerçevesi ahşaptır. Değeriyse bin kese altın eder. Adam,oraya doğru ilerlerken,korkusundan vazgeçmiş. Ama merakını yenemeyip aynaya baktığında, küçük bir çocuk gibi çığlık atmış. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyormuş karşısında. Soluk yüzlü, incecik, dişleri dökük ve saçları dağınık bir çocuk. - Aman Allah'ım!.. diye bağırmış. Bu benim çocukluğum. Cebimdeki sapan bile duruyor. Adam, biraz sonra sendeleyerek duvara tutunmak zorunda kalmış. Bu sefer, 30-35 yaşlarındaki halleriyle annesi ve babası geçiyormuş geriden. Daha sonra da, nur yüzlü dedesi. Annesi, her gün defalarca yaptığı gibi, öpüvermiş onu yanağından. Babası ise, er zamanki şakacılığıyla, ensesine bir şaplak atmış yavrusunun. Adam, kaçarcasına uzaklaşmış oradan. İhtiyarın yanına yığılmış ağlayarak. Yaşlı adam: - Gerçek aynalar böyledir evladım!.. demiş. Bu yüzden de ulaşılmaz onlara. Adam, biraz olsun kendine geldiğinde, dükkandan atmak istemiş kendini. Fakat tam çıkacakken: - Bedava aynalardan söz etmiştiniz, demiş. Onu da merak ettim. İhtiyar adam: - Ona hiçbakma evlat!. diye atılmış. Bu gün çok fazla yoruldun, kalbin dayanmaz. - Mutlaka bakmalıyım!. diye ısrar etmiş adam. Gördüğüm şeylere artık alıştım. Yaşlı adam, çaresiz kabul etmiş ve duvarlara asılanlardan farklı olarak, dükkanın döşemesi üzerine indirilen bir aynayı gösterip:
Bu ruhlar ile ilgili yine İmam Kurtubi’nin şu açıklaması vardır: “Yine, İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmiştir. Bunlar, ölüm esnasında (bedenden) dışarıya çıkmak için sevinen, mü'minlerin canlarıdır. Çünkü ölüm halinde olan her bir mü'mine ölmeden önce mutlaka cennet gösterilir. Orada, Allah'ın kendisi için hazırlamış olduğu eşlerini ve Huru'l-'în’den zevcelerini görür. Hepsi de onu oraya davet ederler, O bakımdan canı çıkıp da onlara gitmek üzere şevk duyar.”(7) Yine Allah(cc) Kur’an’ı Kerim’de takva sahiplerinden bahsederken meleklerin, onların canlarını güzellikle aldıklarından bahseder. Ayetin meali şu şekildedir: “Ki melekler, güzellikle(hoş ve temiz olarak) canlarını aldıklarında, ‘selam size’ derler. Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere girin cennete, derler”(Nahl,16/32)ayetini Kurtubi: "Hoş ve temiz olarak" buyruğu ile ilgili, “Yüce Allah'ın karşılaşacakları mükâfatına güvenerek, gönülleri, nefisleri hoş olarak” ya da “Vefatları kâfir ve iyilik ile kötülükleri birbirine karıştırmış kimsenin ruhunun kabzedildiğinin aksine güzel, kolay, zorluksuz ve acısız olmak suretiyle...” diyerek açıklar. Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri eserinde, bazı müfessirlerden naklederek şöyle der: “ Bazı müfessirler «Tayyib» kelimesinin onların zamanlarının güzel ve kolay olduğu mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü onların ruhları kabzolunduğunda, kendileri rıdvan, cennet ve ikramla müjdelenirler. İşte o zaman onlar için ferah ve sevinç meydana gelir. Ruhlarının kabzolunması kendilerine kolay gelir. Ölüm, onlar bu hal üzereyken kendilerine çok makbul görünür.”diyerek, bu şekilde canları alınanların güzel bir halde zaman geçirdiklerini ve ölümü kabul edilir bir şekilde, sevinç içinde karşıladıklarından haber verilmektedir. İmam Râzi ise: “Meleklerin pâk ve âsûde olarak canlarını alacakları kimseler" ifadesi pek çok manaları içinde toplayan özlü ifadelerdir. Çünkü bu ifadelerin içine, muttakilerin emrolundukları herşeyi yaptıkları, nehy olundukları her şeyden kaçtıkları, üstün huy ve meziyetlere sahip oldukları, kötü huylardan ve cismanî alakaların esiri olmaktan uzak olduktan, tertemiz kutsî varlığın huzuruna yöneldikleri ve ruhlarının (canlarının) kolayca ve güzelce alındığı, bu esnada cennetle müjdelendikleri, böylece onların bütün cennetleri ve hallerini müşahede ettikleri hususları girer. Durumu böyle olan bir kimse, Ölümden acı duymaz.” (8) diyerek, facirlerin aksine, mü’minlerin, ölümün acısını duymadıklarını ifade eder. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere ölümün acısının çok şiddetli olduğunu ifade eden nakillerin aksine, mü’minlerin ölümü sevinç ile karşıladıkları ve bu tehdit ifade eden nasların kâfir veya belki de fasık kimseleri kapsamı içine aldığı anlaşılmaktadır. DİPNOTLAR (3) Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76; el-lalekâî, İtikadu ehli’s-sünne, 1/156, 158, 166-şamile. (5) Beyhakî İsbatu Azabul Kabr . 39 a; Suyûti, Ş. Sudur, v. 47 a; Suyûti, B. el-Keîb, v. 145 a; İbn Hişam, es-Siretu'n-Nebi (7) El camiu li-Ahkâmi’l Kur’an,İmam Kurtubi,Naziat 1. (8) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Nahl 32. ......✍
KAFİRLERİN VE MÜ'MİNLERİN RUHLARI NASIL KABZEDİLECEK? İnsanlar bedenlerinin ölümünden korkmaktan ziyade, kalblerinin ölmesinden korkmalıdırlar. İnsan ölünce, sadece bedeni ölür, ruh ölmez. Ruh, sonsuza kadar ya cennette, ya da cehennemde yaşayacaktır. Ölüm, ruh’un o anda bedene olan tahakkümünden uzaklaşmasıdır. Beden çürüse de, ruhlar çürümez. Yaşarlar, hissederler ve rızıklanırlar. Ya da azap görürler. Bu hususta bir hadisi şerifte Allah Râsulu(sav): “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur”(3)buyurarak, ölen kişi için süregelen, iyi veya kötü bir kabir hayatından bahsetmişlerdir. Peygamberimiz(sav) mü’minin halinden bahsederken de şu ibareleri kullanır: “Ey Aişe! Münker ve Nekir’in sesleri mü’mine, gözdeki sürme gibi gelir. Kabir sıkması da mü’mine, şefkatli bir ananın, yavrusunun başını okşaması gibidir”(5) buyurarak, Mü’min kişi için yapılan özel ve hoş muameleden bahseder. Aynı husus, ölüm meleklerinin ruhları kabzetmesi esnasında da insanlar için farklı farklı olacağı noktasındadır. KÂFİRLERİN RUHLARI SÖKE SÖKE ALINACAK Allah(cc)şöyle buyurmuşlardır: “Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara)(Naziat,79/1) İmam Kurtubi bu ayetin açıklamasında:”söküp, çıkaranlar” hakkında İbn Mesud dedi ki: Bu buyrukla kâfirlerin canlarını kastetmektedir. Ölüm meleği, cesetlerinden her bir kılın altından, tırnakların altından, ayakların dibinden tıpkı bir demir çubuğunun nemli yünden çekilip çıkartılması gibi, kâfirlerin canlarını cesetlerinden öylece çıkartır. Sonra bunu tekrar sokar, yani o canlarını bedenlerine geri döndürür, sonra tekrar söküp çıkarır. İşte kâfirlere yapacağı uygulama böyle olacaktır. îbn Abbas da böyle açıklamıştır. Bunlar deri ile tırnaklar arasından kâfirlerin canlarını şiddetlice, hızlıca çekip alan meleklerdir ve sonunda onların canlarını iç taraflarından gam ve keder ile hızlıca çekerler, tıpkı yünün demir çubuktan kurtarılması gibi canları çıkarılır. Mücahid dedi ki: Bu, insanın canını çekip çıkaran ölümdür. es-Süddî: Canların, ayaklardan çekilmeye başlamasıdır.” Açıklamalarını bizlere nakleder. Elmalı Muhammed ise bu ayeti : “nâziât, şiddetle daldıra daldıra, boğa boğa, bedenlerinin dipten tırnağın ta derinliklerinden çeke çeke can alan melekler” diye facirlerin ruhlarının alınışındaki şiddete dikkat çeker. ÖLÜM MELEKLERİ, MÜ’MİNLERİN RUHLARINI, ONLARI İNCİTMEDEN ALACAKTIR Bunlara karşılık olarak da, mü’minlerin ruhlarını ise ölüm melekleri, çok güzel ve hoş bir şekilde aldıklarına dair yine aynı surenin devamında şu ayet ve açıklamalar vardır: “Yumuşaklıkla çıkaranlara, dalıp, yüzenlere”(Naziat,79/2-3) ayetlerini İmam Râzi tefsirinde: “Bu demektir ki, mü'minlerin ruhlarını, tıpkı, kovanın kuyudan (suyu dökülmesin diye) yavaşça çekilmesi gibi, (yumuşakça)çekip alırlar. Hz. Ali, İbn Abbas ve Mesrûk'tan, meleklerin mü'minlerin ruhlarını, çok yavaş biçimde ve yumuşakça çekip aldıkları nakledilmiştir. Derken o melekler, mü'minin canını alırken, yavaş yavaş, aralıklarla alırlar ve o ruhu, tıpkı, suda yüzen bir kimsenin yüzmesi gibi, çok yumuşak ve sezdirmeden almaya çalışırlar. Çünkü, suda yüzen kimse de, boğulmasın diye, çok yavaş hareket eder. Aynen bunun gibi, melekler de, mü'min kimsenin canını alırken, ona herhangi bir an ve şiddet dokunmasın diye, bu işte son derece şefkatli davranırlar.” Yine Elmalı tefsirinde, ayette geçen ‘neşt(nâşitâti)’ kelimesinin anlamı üzerinde durarak şu açıklamayı yapar: ‘Neşt’, kuyudan kovayı kolayca ve yumuşak bir şekilde çekmek mânâsına gelir ki, bizim "tereyağından kıl çeker gibi çekmek" sözümüze benzer. “Neşt”, bir düğümü yumuşak bir şekilde usulcacık çözmek mânâsına gelir ki, "ünşûta" denilen ve kolay çözülen ilmekli düğümü çözmek gibidir. Bu iki mânâdan nâşitât, müminlerin ruhlarını nazik ve yumuşak bir şekilde alan melekler ve rahmet melekleri denilmiştir.” Diyerek, mü’minin ruhunun, kendisinin incitilmeden, adeta tereyağından kıl çeker gibi alınacağına işaret eder.
"Allah'a kulluktan başka yaklaşma yolu yoktur !" { Muhyiddin İbn Arabi (ks) } Dedi ki: «Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?» Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara (Hesap tutan Melekler) sor." Buyurur: "Ancak az (bir süre) kaldınız, eğer gerçekten bilseydiniz!" { Müminun 112 ,113 ,114 } Ey iman edenler! Nefslerinizin sorumluluğu, üzerinizedir. Siz hidayette iseniz, dalâletteki kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek. { Maide 105 } İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur. { Rad 11 } Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa yerin içine (inebileceğin) birdelik, ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki onlara bir mucizegetiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı. O halde cahillerden olma! { Enam 35 } Cahil insan muhali talep ederek şöyle der: “İstememeyi istiyorum”. Hâlbuki insan hakikatinin (gereği olan) gerçek tâlepkârlık onun şöyle demesini gerektirir: “Senin istediğini istiyorum” { Muhyiddin İbn Arabi (ks) } Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid- i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. { Tevbe 7 } Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır. { Bakara 193 } Gemiye bindikleri zaman dini Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise bir de bakarsın ki, Allah’a ortakkoşuyorlar. { Ankebut 65 } O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. { Mülk 2 } "Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendizararınadır..." { Bakara 286 } Ve Allah, sizi bir şey bilmiyor halde annelerinizin karnından çıkardı. Ve sizi, işitme hassası, görme hassası ve idrak etme hassası (sahibi) kıldı. Umulur ki; böylece şükredersiniz. { Nahl 78 } Allah ki yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yaratandır. Emir bunların arasından iner durur ki, Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz. { Talak 12 } (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler Allah'a döner (dönmüyor mu ?). { Şura 53 } Onlar muhtelif yorumlar hâlinde aralarında işlerini parçaladılar. Her grup kendi kabul ettikleriyle hoşnuttur. { Müminun 53 } De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah'tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah'ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı, arkadaşlarının da “hidayet için bize gel” diye çağırdığı kimse gibi mi olalım?” De ki: “Muhakkak ki, Allah'ın Hidayeti, o hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” { Enam 71 } Ey mutmain olan nefs! Dön Rabbine (Allah'tan) razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanmış olarak! Artık gir (Halkı bırakıp, Hakka; Zatıma dönen !) kullarımın arasına. Ve gir Cennetime. { Fecr 27, 30 }
Kalbim bir rüzgarin kanadında Kanat çırparak kirpiklerinde Anlasana.. #hiç
Şayet üstte oturanlar, alttakileri bu isteklerini yerine getirmek hususunda serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” (Buhârî, Şirket, 6; Tirmizî, Fiten, 12) Cemiyetteki…
Şayet üstte oturanlar, alttakileri bu isteklerini yerine getirmek hususunda serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte batar helâk olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” (Buhârî, Şirket, 6; Tirmizî, Fiten, 12) Cemiyetteki günah ve kötülüklere bigâne kalmak da aynen bunun gibi helak sebebidir. İnsan fert olarak kendisini muhafaza etse bile, diğer insanları irşad etme mes’uliyetini îfâ edememenin cezasını hem dünyada hem de âhirette çeker. Kötülüğün yaygın olduğu toplumda dünyaya gelen nesiller de kendilerini o akıntıya kaptırırlar. Fesat, bozulma ve düzensizlik artar; katlanarak büyür. Buna bir noktada dur demek gerekir. Zira iyiliği emredip kötülükten sakındırmak müslümanların en mühim vazifelerinden biridir. Bu hakikati Efendimiz (s.a.v) güzel bir misalle daha anlaşılır hâle getirmiştir. Mü’min toplumun gidişinden mes’ûldür. Rasûlullah (s.a.v)’in şu hadîs-i şerîfi teşbih ve temsiller açısından ne kadar zengindir: “…Yahya (a.s) insanları Beytu’l-Makdis’te topladı. Mescid ağzına kadar doldu. Mahfillere de oturdular. (Söz alıp): “–Allâh bana beş kelime gönderdi ve onlarla amel etmemi ve size de amel etmenizi emretmemi bana emretti: Bunlardan birincisi Allâh’a ibadet etmeniz, ona hiçbir ortak koşmamanızdır. Allâh’a ortak koşanın misali şudur: Bir adam, kendi öz malından altın veya gümüş mukabilinde bir köle satın alır ve: «Bu benim evim, bu da işim. (Çalış kazandığını) bana öde!» der. Köle çalışır, fakat kazancını efendisinden başkasına öder. Kölenin böyle yapmasına hanginiz razı olur? Aynen bunun gibi, Allâh da size namazı emretti. Namaz kılarken (sağa-sola) bakınmayın. Zira Allâh yüzünü, sağa sola bakmadığı müddetçe namazda bulunan kulunun yüzüne çevirir. Allâh size orucu emretti. Bunun misali şu insanın misaline benzer; O bir grup içerisindedir. Beraberinde bir çıkın içinde misk var. Herkes onun kokusundan hoşlanmaktadır. Oruçlunun (ağzında hâsıl olan) koku, Allâh indinde miskin kokusundan daha hoştur. Allâh size sadakayı emretti. Bunun misali de şu adamın misaline benzer: Düşmanlar onu esir edip ellerini boynuna bağlamışlar ve boynunu vurmaları için cellâtlara teslim etmişlerdir. Adam: «Ben az veya çok (malımı) vererek kendimi fidye mukabilinde kurtarmak istiyorum» der ve nefsini fidye ödeyerek kurtarır. Allah Teâlâ size, kendisini çokça zikretmenizi de emretti. Bunun misali de şudur: Bir kişi düşünün, düşmanları peşinden süratle geliyor ve onu yakalamak istiyorlar. O zât ancak sağlam bir kaleye sığınınca kendisini onlardan koruyabiliyor. Kul da böyledir. Kendisini şeytandan ancak Allah’ın zikri ile koruyabilir.” Rasûlullâh (s.a.v) devamla dedi ki: “Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allâh onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışcık ayrılırsa boynundaki İslam bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem yakıtlarından biridir!” (Tirmizi, Edeb 78/2863; Ahmed, IV, 130, 202) Ahmed bin Hanbel’in rivâyetinde zikir ile alâkalı kısım şöyle biter: “Kul Allah’ı zikretmeye devam ederse şeytana karşı, bu adamdan daha iyi korunmuş, daha muhkem bir yere sığınmış olur.” (Ahmed, IV, 130, 202)