- Последний пост
- 4 июн. 2025 г.
- Последнее чтение
- 13 авг.
- Постов за неделю
- 0
- Всего постов
- 20
- Тип
- открытый
- Язык
- und
- В каталоге с
- 13 авг.
- 1/24сутки в ленте
- —
- 1/48двое суток
- —
- 1/72трое суток
- —
Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.
Посты
Değerli Dostlar, 2025 lavanta hasadına başlamak üzereyiz. Bu sene paylaştığımız ürünlerin fiyatları aşağıdadır; Aromaterapi Ürünleri (Lavanta ürünleri için ön sipariş son tarihi 20.06.2025 olarak belirledik.) - 10 ml Lavanta Yağı (lavandula angustofolia) - 400,00 TL (sezonda yani 20.06.2025 sonrası 500,00 TL olarak paylaşacağız) (Lavanta yağı için şöyle bir kampanyamız da var 3 şişe alındığında 1.200,00 TL olması gerekirken 20.06.2025 tarihine kadar olan siparişler için 1.000,00 TL olarak paylaşacağız) -100 ml Lavanta Hidrosolü (lavandula angustofolia) - 200,00 TL (sezonda yani 20.06.2025 sonrası 300,00 TL olarak paylaşacağız) - 100 ml Sarı Kantaron Yağı (Hypericum perforatum) - 250,00 TL (Whatsapp Kanalı ve Telegrama özel fiyattır, sezon fiyatı 300,00 TL) - 100 ml Zeytinyaprağı Hidrosolü - 150,00 TL (Whatsapp Kanalı ve Telegrama özel fiyattır, sezon fiyatı 200,00 TL) Sirkeler (Annemizin kurduğu sirkelerdir) - Akasya Sirkesi 500 ml - 300 TL - Ayva Sirkesi 500 ml - 300 TL - Ihlamur Sirkesi 500 ml - 300 TL - İğde Çiçeği Sirkesi 500 ml - 300 TL - Kuşburnu Sirkesi 500 ml - 300 TL - Lavanta Sirkesi 500 ml - 300 TL - Mercanköşk Sirkesi 500 ml - 300 TL - Nar Sirkesi 500 ml - 300 TL Zeytinyağı - 3 lt Taşbaskı Zeytinyağı - 2.500,00 TL (Whatsapp Kanalı ve Telegrama özel fiyattır, sezon fiyatı 2.700,00 TL) - 1 lt Taşbaskı Zeytinyağı - 800,00 TL (Whatsapp Kanalı ve Telegrama özel fiyattır, sezon fiyatı 1.000,00 TL) - 3lt Sızma Zeytinyağı - 1.200,00 TL (Whatsapp Kanalı ve Telegrama özel fiyattır, sezon fiyatı 1.400,00 TL) - 1 lt Sızma Zeytinyağı - 400,00 TL (Whatsapp Kanalı ve Telegrama özel fiyattır, sezon fiyatı 500,00 TL) Tüm ürünler stoklarla sınırlıdır. 1.000,00 TL ve üzeri siparişlerinizde kargo bizim tarafımızdan ödenir. Sipariş miktarı 1.000,00 TL altında kaldığında sabit 100,00 TL kargo ücreti yansıtılır. 0540-257-1717 Yeşil Derman iletişim hattına (iletişim kanalı (telegram/whatsapp) sonrasında ad-soyad-kargo ve sipariş ürün bilgisi) ilettiğinizde ürünlerinizi hazırlamaya başlayacağız. Kargoları sipariş ve paketleme durumuna göre Temmuz ayında göndermeyi planlıyoruz. İlginize şimdiden teşekkür ederiz. Yeşilin Derman olması duası ile. Sevgiler.
DAVET Değerli Dostlar, Malumunuz sizlerle instagram üzerinden tanıştık. Sonra pandemi dönemi irtibat kopmasın diye telegrama yönlendirdik. Sonrasında ise bu whatsapp kanalına yönlendirdik. 700 kadar dostumuz telegram 100 kadar dostumuz whatsapp kanalı olmak üzere her davetimize icabet etti. Açıkçası biz bu samimiyeti "sadakat" olarak yorumluyoruz. Sözün özü bu nedenle biz de sizlerle paylaşmayı arzu ettiğimiz ürünlerde Whatsapp Kanalı ve buradaki dostlarımıza hem öncelik tanıma hem de daha uygun fiyat sunma kararı aldık. Zeytinyağı için ilk fırsatta kargolanmak üzere Lavanta Yağı ve Suyu içinse önsipariş olarak fiyatlarımızı sizlerle paylaşacağız. Lütfen sipariş vermek için Yeşil Derman iletişim hattı olan 0540 257 17 17 numaralı hesabı telefonlarınıza kaydedin. Fiyat ve sipariş sürecini daha sonra paylaşacağız. Destekleriniz için ve bizimle aynı samimiyet sofrasına oturmayı tercih ettiğiniz için sonsuz teşekkürler. Yeşil Derman Ailesi
KELEBEĞİN HİKAYESİ Yeryüzüne ilk gelen kelebekle son gelen kelebek birgün bir yerde birbirlerini görseler şaşırırlar mı hallerine acaba? "Zaman bizi ne çok değiştirmiş" der mi biri ötekine mesela? Kelebek saftır. Saf olan şey kaynağından çıktığı gibi olur. Zamanla hali değişmez. Başı sonu birdir. İlk insanlar ve son insanlar. İkisinin de özü saf ruhtur. Ama ikisinin ruhlarına giydirdiği şey bambaşkadır. İkisi mutlak surette birbirlerinin hallerine hayret edecektir. Başı sonu fark etmez sadece ruhu daha saf olanlar takdir edilecek gerisi heba olacaktır. İnsanın saf olanı makbuldur. Saf ruh bedene hakimdir. Bozulmuş bedendeki ruhsa çürümüştür. İlk insanların bile hayran olduğu sondaki saf ruhlardan olmak mesele. Bizler ruhlarımızı saflaştırdığımız kadar kıymetliyiz. Bizler, maddede değil manada olduğumuz kadar kıymetliyiz. İlk kelebekten son kelebeğe mana bir! İlk insandan son insana ruh bir! Manasını unutup kanadının derdine takılan kelebeklere hayret doğrusu!
Yeşil Yol Buğday tarlalarının arasından Kazdağlarına uzanan bu yolu geçen yıl yine bu vakitler bir akşamüstü fotoğraflamıştık. Bize çok şey anlattığından duvar kağıdımız oldu bir süre. Sizler de faydalanabiliriz. Kuzey Egede her yol bir şekilde Kazdağlarına uzansa da insan içindeyken pek fark etmiyor nimetleri. Bu yüzden bir duamız var; Ya Rabbi! Nimetlerini bizlere sıradanlaştırma. Bizleri nimetlerinden gafil eyleme. Bizleri nimetlerine hakkıyla şükreden kullarından eyle. Amin.
SADE GÖNÜL "Büyük konuşmayacak insan." derler. Aslında daha güzeli var; hiç konuşmayacak insan. Güzel şeyler söylemek isterken oluyor herşey. Kendisi için güzel olanı, en iyisini tercih ediyor. Yaptığı sağ sola laf atmaktan ibaret. Karşı taraf yıkılıp parçalanıyor oysa ki, farkında değil. Her laf her yerde her zamanda herkese her şekilde söylenmez. Söz söylemenin ok atmak olduğunu ilkokulda öğrenmiştik. Ne ibretliktir ki, söz gibi kıymetli bir şey, onu kullanmaya ehil olmayanların elinde hem heba oluyor hem de karşı tarafı heba ediyor. Bu hayatta gaye kendinden başlayarak gönüller inşa etmek. Bunun da şartı ya hakikati anlatmak ya da hakikati dinlemek. Üçüncü bir yol bu ikisini sevmek. Bu gayenin tam aksine olan gaye ise gönül kırmamak. Kalbi kırmak, kafa kırmaktan bile daha kötü. İnsan; kafa kırsa kan akar, karşı taraf "ah" eder. Kıran kırdığını, kırılan da acısını bilir. Peki kalp öyle mi?! Ne kanı akar ne ahı duyulur her zaman?! Bazen öyleki kalbi taşıyan bile fark etmez ama kalbin sahibi görür herşeyi. İşin özeti; sade ve minimal hayat etraftaki eşyaları azaltmakla başlamaz. Zihinde söylenecekleri, gönülde kırılacak şeyleri azaltmakla başlar. Eğer etrafımızla hala daha konuşmadan anlaşamıyorsak yolun çok başındayız demektir. Biri sizi gördüğünde "hatırlaması gereken şeyleri hatırlamıyorsa" ona ne deseniz aklı içindir. Gönül dil aramaz çünkü. Ona hâl yeter. Sade hayat. Gönüllere dokunabilen, kim ne derse desin gönlüne dokunulamayan hayattır. Minimalistlikten dem vuranlara ve Sade tasarımlarla hayatımıza giren nice teknolojiye bir de böyle bakın. Konu nerede, asıl mesele nerede?! Şubat 2025 - Kaz Dağları
KİTAP TAHLİL Kitap : Sessiz Bahar Yazar : Rachel Carson Sayfa : 297 Yâr Fikir&Sanat Puanı : 9.6/10.0 Değerlendirme : @numanyar Kitabın ilk yayın tarihi 1962. Yaklaşık 60 yıl önce yazılmış ama bugünden itibaren 60 yıl sonrasına bile ışık tutabilen bir kitap. Okuduğumuz diğer kitaplarda sıklıkla Çevre Hareketlerinin başlangıcı olarak kendisine atıf yapıldığından alıp okumak istedik ve gerçekten de zamanının çok ilerisinde olduğunu gördük. Bundan 60 yıl önce kaleme alınmış bir kitabın, hele ki teknik konuları işleyen bir kitabın, artık hükmünün kalmayacağını düşünebilirsiniz. Ama tarım ve çevre politikalarında aradan geçen zaman içerisinde müspet bir değişiklik olmadığından mantığı bugüne ışık tutuyor. Çevre hareketlerinin başlangıcına özellikle tüm dünyada “doğaya hakim olma” düşüncesinin tavan yaptığı bir dönemde, bu zihniyeti açık bir şekilde eleştirmesi, doğrudan “iyiniyetle” yapılan kötülükleri bilimsel dayanaklarıyla eleştirme takdire şayan. Yazarının kitabın yayınlanmasından sadece iki yıl sonra kitap içerisinde sıklıkla vurguladığı kanserden hayatını kaybetmesi ayrı bir ironi. Günümüzdeki tarım politikalarının ve onu besleyen tarım ve gıda eğitim sisteminin neden bizlere karanlık bir gelecek sunduğunu göstermesi bakımından okunası bir kitap. CemazilEvvel 1446 – Kasım 2024 - Kutluoba
KİTAP TAHLİL Kitap : Kahve Hakkında Her Şey Yazar : William H. Ukers Sayfa : 375 Yâr Fikir&Sanat Puanı : 7.9/10.0 Değerlendirme : @numanyar Yıl 1922. Yaklaşık 100 sene önce kaleme alınmış bir kitap. Sadece bir konunun 100 sene önce ele alınış biçimini merak edenlerin dahi okuyabileceği bir kitap. Kahvenin nakliyesini anlatırken, yelkenli ve buharlı gemiler kıyas ediliyor örneğin. Ve buharlı gemilerin daha avantajlı olduğuna işaret ediliyor. Dünya savaşı diye bir ikinci savaş yok, henüz. Kitap dönemine göre konuyu oldukça kapsamlı ele aldığı gibi günümüzde araştırmacı yazar olarak ortaya çıkanlara da rehber niteliğinde. Dil olarak oldukça hafif ve iyi kurgulanmış. Bu değerlendirmeyi yazan şahıs kahve içmeyi sevmese ve tercih etmese bile kahveye karşı ilgi duymasına vesile oldu. Bu durumda “kahve meraklıları için mutlaka göz atılması gereken kitaplardan biri” diyebiliriz. Kitap, kahve kelimesinin etimolojisi ve batı dillerinde yer etmesinden başlayarak kahvenin tarihi serüvenini anlatıyor. Kahvenin üretim serüveniyle Batı şehirlerindeki tüketim kültürü tarihini de ele alıyor. Dahası kahvenin reklamlarına, sağlık üzerine etkilerini de irdeliyor. Ve tekrar altını çizelim bunu yüz yıl önce yapıyor. Kitabın güncel haliyle ele alınmasını gönül isterdi. Ancak konu kahve ve yüzyıl önce olup bitenlere odaklı olunca konu ve zaman ancak bu kadar bütünleşebilirdi diyor insan. Özetle “Kahve Hakkında Herşey”i yüz yıl önceki haliyle okumak isterseniz, kahvenizle birlikte okumanızı tavsiye ederiz. İnsanın tükettiği şeyin kitaplarını okuması her zaman hoş olmuştur. Bkz. “Son Nefes Havaya Karışmadan” kitabı RebiülAhir 1446 - Eylül 2024 - Kutluoba
Değerli Dostlar, Zeytinyağı konusunda bu sene Edremit bölgesi inanılmaz bereketsiz bir sezon geçiriyor. Bölge, yağmursuz bir yazdan sonra yağmursuz bir sonbahar geçiriyor. Bunun sonucu, ufak ve yağsız zeytin taneleri. Normalde 4-5 kg zeytinden 1 litre yağ çıkar. Bu 5/1 olarak ifade edilir. Bu sene önce 7/1 sonra 10/1 ve sonunda 20/1 oranını duyduk. Zeytin toplama masrafını bile karşılayamayan üretici zeytini dalda bırakıp, yağmur bekliyor. Sabah çiğine bel bağlayanlar da çok. Bu korkunç bir bereketsizlik demek. Biz kendi adımıza herkes gibi hasadı biraz ertelemeye karar verdik. Sizlerin çevrenizde durum nedir? Yağmur var mı? Yağmur yoksa çevrenizdeki toprakla uğraşanlar bu durumdan nasıl etkileniyor? Yorumlarda buluşalım.
İngilizce Kanser Etkisi
Türkçe Makale
Araştırmalarımızı hangi makaleler üzerinden yapıp, yesilderman.com.tr adresine hazır hale getiriyoruz örnek olması bakımından türkçe ve ingilizce olmak üzere iki ayrı makale paylaşıyoruz. Sizlerin de tespit ve değerlendirmeleri olursa yorum kısmına eklemenizi rica ederiz.
Değerli Dostlar, Bildiğiniz gibi 2010 yılından beri Çanakkale, Ayvacık, Nusratlı Köyünde kök ailemize ait olan zeytinlikler vardı. Yani başka bir ifadeyle zeytin tarımının yaklaşık 15 yıldır içindeyiz. Ancak 3 yıl önce şehirden köye Çanakkale, Bayramiç, Kutluoba köyüne göç edince kendi çekirdek ailemize ait ve evimize yakın bir zeytinliğimiz de oldu. Bu zeytinlik, tamamen kendi sorumluluğumuzda olduğu için zeytin hakkında daha derin araştırmalar yapmak nasip oldu. Zeytin tarımında dikkatimizi en çok çeken hususlardan biri, zeytin gibi değerli bir ağacın sadece yağının alınıp geri kalan kısmının en fazla yakacak odun olarak kullanılmasıydı. Özellikle budama mevsimi olan, ağaca su yürümeden hemen önce yani Mart ayı gibi bölgedeki tüm zeytinliklerden dumanlar yükselir. Bu duman, budama sonucu ortaya çıkan dal ama özellikle "fışkın" denilen zeytin ağacının dibinden fışkıran dalların budanıp yakılması nedeniyledir. Bu dallar üzerinde taze yaprakların yanması bol dumanlı ateşlere sebebiyet verir. Oysa zeytin ağacı kadar, zeytin ağacının yaprağı da milli servettir. Zeytin ağacının yaprağı hakkında ülkemizde maalesef yeterli bilimsel çalışma olmadığı gibi üretici köylülerin de konuya ilgisi bulunmamaktadır. Oysa zeytin yaprağının iyi geldiği hastalıklar dikkate alındığında ülkemiz üzerindeki sağlık harcamalarında tasarruf sağlayacağına şüphe yoktur. Sadece İspanya'da her yıl 1.25 milyon ton zeytin yaprağı atık olmaktadır. Ülkemizde bu konuda bilimsel veri olmasa da çok ciddi boyutlarda zeytin yaprağı "atığı" olacağına şüphe yoktur. Aynı sorunu bizler de kendi bahçemizde yakından şahit olduk. Bu nedenle bahçemizden hasat öncesi temizlediğimiz taze fışkınlardan elde ettiğimiz yaprakları damıtarak Zeytin Yaprağı Hidrosolü (Suyu) elde ettik. Bu ürünün faydaları konusunda türkçe kaynak kıtlığı olsa da yabancı kaynakları incelemeye devam ediyoruz. Ülkemizde zeytin yaprağı hidrosolü, zeytin yaprağı kurusu ve zeytin yaprağı sirkesi satılmaktadır. Temennimiz odur ki, bu ürünlerin sayısının, kullanımının ama en önemlisi bilimsel makalelerde yerinin artması. Bizler elde ettiğimiz bilgileri derleyip en kısa zamanda www.yesilderman.com.tr adresinde paylaşacağız. Diğer yandan elde ettiğimiz hidrosolü internetteki yararlarına ve bilimsel makalelerdeki yerine bakarak kullanacağız. Özellikle cildimize tonik olarak kullanmak niyetindeyiz. Eğer bu süreçte soframıza oturmak, bizlere eşlik etmek isteyen olursa kargo masrafı bizden olarak 100 ml cam spreyli şişede sizlerle paylaşabiliriz. (Bir şişe fiyatını 200,00 TL olarak fiyat belirledik. Fiyat politikasını daha önce bir çok kez izah ettiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz.) Niyet ve gayemiz odur ki, tecrübelerimizi paylaşarak daha hızlı sonuç elde edebilir, daha çok insana faydalı olabiliriz. Yeşil Derman araştırma - geliştirme çalışmalarına destek olmak için; Yeşil Derman sosyal medya hesaplarından mesaj atabilir veya Yeşil Derman Whatsapp iletişim hattı: 0540 - 257 17 17 üzerinden irtibat kurabilirsiniz. Derman dolu günler dileriz.
KİTAP TAHLİL Kitap : Ah Bir Uyuyabilsem Yazar : Murat Balanlı Sayfa : 168 Yâr Fikir&Sanat Puanı: 1.7/10.0 Değerlendirme: @numanyar İnternet arama motoruna “Uyku ve Sağlık” yazınca çıkan yazıları yarım saat okusanız bu kitaptan çok daha fazla bilgi edinmiş olursunuz. Kitap aşırı basit bir dille, inanılmaz derecede kendini tekrar ederek ve okuyucusuna inatla bir şey katmamak düşüncesiyle yazılmış sanki. Böyle bir kitabı okumak bir yana eleştirmek bile zaman israfı. İlla uyku konusunda bir kitap okumak isterseniz, Robin Sharma’nın Sabah 5 Kulübü oldukça motive edici ve ilham verici olacaktır. Murat Balanlı tarafından yazılmış Açlık Diyeti ve Titreşim Tıbbı kitaplarını daha önce okumuştuk. Her üç kitabı birlikte değerlendirdiğimizde, doktorluk ve yazarlığın bambaşka şeyler olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. RebiülEvvel 1446 - Eylül 2024 - Kutluoba
KİTAP TAHLİL Kitap: Belirsiz Hasat Yazar : Ian Mosby & Sarah Rotz & Evan D. G. Fraser Sayfa: 260 Yâr Fikir&Sanat Puanı: 7.9/10.0 Değerlendirme: @numanyar Kitap, ABD ve Kanada perspektifinden tüm dünyada gıdanın geleceği üzerine yazılmış. Daha önce okumuş olduğumuz “Gıdanın Geleceği – Amanda Little” kitabına göre daha dar bir bakış açısı sunsa da bilgilerimizi tazelemesi açısından önemliydi. Ancak konu hakkında bir kitap okumak isteyenlere doğrudan Gıdanın Geleceği (YFS puanı:8.5) adlı kitabı tavsiye ettiğimizi belirtmek isteriz. Hızlıca toparlamak gerekirse; gıdanın geleceği, artan dünya nüfusunun beslenmesi ve sürdürülebilir tarım teknolojilerinin geliştirilmesine bağlanıyor. Bu yönüyle kitap, doğrudan Yeşil Devrim taraftarı olmasa da gıdaya bugün olan talebin yarın daha da artacağını vurgulayarak alternatif gıdalara yeşil ışık yakıyor. Bunlar arasında böcekler ve yapay et başta geliyor. Diğer yandan gıdada sahteciliğin mevzuatı kesinlikle daha titiz hazırlanmış olan Amerika ve Kanada gibi ülkelerde öne çıkması konunun bizdeki yönünü de sorgulattırıyor. Bizim kendi payımıza düşen kısım şurası, tükettiğimiz tüm gıdaların hikayesini bilmek zorundayız. Özellikle aradan market ve pazarları çıkarmak büyük bir adım. Bu nedenle öncelikle az ama nitelikli tüketim bilincine ulaşmamız gerekiyor. Nitelikli tüketim için de gıda üreticilerini çok ciddi sorgulamak durumundayız. Aksi halde sadece etikete veya dış görünüşe bakarak tüketim yapmanın gözü kapalı elimize her ne geldiyse ağzımıza atmaktan farkı yok. Tüm bunların özeti kendi gıdamızı üretmenin yollarını aramamız gerektiği olabilir. Bir şekilde tekrardan toprağa dönüş yapmak şimdilik en sağlıklı yol görünüyor. Ya kendimiz ya da kendimiz gibi bildiğimiz insanlarla bir şekilde toprağa dokunmalıyız. Yoksa toprak bize dokunduğunda iş işten çoktan geçmiş olacak. RebiülEvvel 1446 - Eylül 2024 - Kutluoba
ÖLDÜRMEDEN ÖLDÜRMEK Öldürmek. Hayattaki en temel duyguların karşılığından biri aslında. Öldürmek en baskılanan duygularımızın somutlaşmış hali. Nefret, korku, şehvet, hırs ve ama hepsinden öte sevgi duygusunune karşılığı. İnsanlık olarak kaçırdığımız nokta da tam olarak burası, duygulara değil duyguların sebep olduğu şeylere odaklanmak. İnsanlık sebebe değil sonuca odaklandığı günden beri kan kaybediyor. İnsanlık uzun yıllar, sebep odaklı yaşadı. Bu sebep binlerce yıl dini inanışlar oldu. Sadece son iki yüzyılda din sebebi ortadan kalkınca tek sebep insanların kanunu oldu. İnsanlar kanunlarına duygu yükleyemediler. Sadece bir kaç nesilde bunun olması da zaten imkansızdı. Peki duygular insanlara nasıl yüklenir? Hukukla mı? Eğitimle mi? Bir çocuk veya kadın öldürülünce, deprem olup binalar yıkılınca neden doğrudan bunları yapanlar cezalandırılır? Katleden baba, koca, müteahhit öldürmenin sebebi ama eğitimin sonucudur. Bize göre bu sonuçları yapan fail kanun önünde "şüpheli" olduğu kadar, onu "üreten" eğitim de şüpheli olmalıdır. Başka bir ifadeyle hukuk, eğitim sisteminin pisliklerinin çitilenmeye çalışıldığı yer olmamalıdır. Aksine hukuk öyle bir eğitim sistemi inşa etmelidir ki, eğitimden çıkan biri bir daha asla hukukun önüne gelmemelidir. Mesela eğitim öyle duygu yüklemeliki öldürmenin sonucu ya öldürdüklerinle kahramanlık ya da kaybettiğin hayatla şehitlik olmalı. Eğitim öyle olmalıki, kanundan önce insan kendinden, çevresinden korkmalı. Eğitim öyle gayeler vermeliki, insanın kendi hayvani heveslerine bakacak vakit bırakmamalı. Bugün haberlere yansıyan ölümler veya henüz haber olmamış maddi ve manevi kayıplarımızın baş faili eğitim sistemi ve eğitimcilerdir. Bu eğitimciler önce anne babalar sonra öğretmenler ondan sonra topluma bir şekilde yön verenler, medya ve siyasetçilerdir. Artık kabul edelim, biz kanser olmuş bir toplumuz. Cezalar gibi ağrı kesicilere bel bağlamak ancak yok oluşumuzu inkar demektir. Bizim çok daha ciddi bir tedaviye ihtiyacımız var. Gözaltı, tutuklama, hapis gibi kavramlardan toplum başını kaldırabilirse asıl meselelerde görüşmek dileği ile. Eylül 2024 - Yassıbağ
İŞİN ASLI HAKİM BEY Kırsalda yaşamak bizim için aslında "bir davayı" yaşamaktan ibaret. Hani hep diyoruz ya, cephe hattı burası. Öyle işte. Bundan üç yıl önce şehirde bir apartmanda yaşarken kırsalı ve yeşili elbette seviyor ve savunuyorduk ama işin içine girince tam anlamıyla damarlarımıza kadar hisseder olduk. Diğer yandan şehirdeki o yıllar süren hazırlık süreci olmasaymış kırsalda çok daha erken pes edermişiz onu da anladık artık. Çok kitap okuduk zamanında, hala okuyoruz. Çok mahkeme önlerinde bekleyip, "kendimize göre" hakkın peşinde koştuk. Çok müvekkil dinledik, çok karşı taraf çemkirmesi göğüsledik. Ama hayatımızda ilk defa eli ağzı bağlanmış bir müvekkilimiz var. Hayatımızda ilk defa bir davaya kendi ömrümüzün yetmeyeceğini biliyoruz. Hayatımızda ilk defa kaybedeceğimiz bir davada ailemizin, sevdiklerimizin ve geleceğimizin de kaybedeceğini biliyoruz. Siz de iyi biliyorsunuz bizim Müvekkili. Merak etmeyin, sizinkilerden de aldık vekaleti. Kim mi verdi vekaleti? Dede ve ninelerimiz. Onların emek ve emaneti. Evet, müvekkilimiz toprak, davamız Milli Tarım ve Gıda Güvenliği. Davalılar; Devletimizi ele geçiren güç odakları. İddiamız, topraklarımızın elimizden alındığı, karşı tarafın savunması sürdürebilir tarım, verim, kıtlıkla mücadele özetle sözde her türlü kamu yararı. Netice ve talep; istiklâl! Edebiyat gibi geliyor belki okurken ama savaşın da edebiyatı var sonuçta. Durun biraz daha halk arasına, halk diline inelim o zaman; geçtiğimiz günlerde Bayramiç'in en güçlü tüccarıyla beraberdik. Bayramiç gıda hâlinde olduğu gibi İstanbul Gaziosmanpaşa gıda hâlinde de yeri var. Anlattı, dinledik. Sonrasında bir başka vesileyle Bayramiç'in en büyük meyve üreticisi köyü olan Evciler Köyünün büyük üreticilerini dinledik. Arada bir de Türkiye'nin en güçlü tarım ilacı ve gübresi üreticilerinden bir firma yetkilisini dinleme fırsatını yakaladık. Anlattı, dinledik. Bir de elbette ilçe tarım yetkilileriyle görüşme fırsatımız oldu, onlar da anlattı biz yine dinledik. Hepsini bir araya getirince bizim cephenin çok ciddi dağıldığını, toparlanma imkanının olmadığını, yapay bir kıtlık için tüm zeminin hazır olduğunu, gücü elinde tutanların "toprağı" bir hiç olarak gördüğünü, öyle ki "onsuz tarıma" dahi ciddi ciddi inandıklarına şahit olduk. Bakınız dostlar, biz bir tarım kasabasında yaşıyoruz. (Bunu bir ilçeyi küçük görmek anlamında demiyoruz, 1924 tarihli köy kanunu diyor; 2.000-20.000 arası nüfuslu yerler kasabadır.) Bayramiç kasabasında herkes birbirini tanıyor, herkes gereksiz ne kadar şey varsa o kadar çok şeyin farkında. Tıpkı ailenin bir ülkenin özeti olması gibi bu küçük Kasaba da bir ülkenin özeti aslında. Çok zengin tüccarlar, öğretmenlik gibi meslek sahibi ciddi üreticiler ya da bunlara "ürün veya uygulama" satan uzman ziraat mühendisleri ve memurlar. İşin özeti şu; "Herkes kendini düşünüyor. Dahası yaşadığı bozuk sisteme öyle entegre olmuş, yanlışla öyle bütünleşmişler ki ortada bir yanlış dahi göremiyorlar." Yalan yok, biz de bu sisteme doğsaydık yada bu sistemden doysaydık, inanın biz de çok bir şey göremezdik. Nasıl diyelim; üretici kanser olacağını bilerek toprağına zehir sıkıyor, tüccar üreticiyi öldürdüğünü bilerek fiyat veriyor, ziraat mühendisi toprağı yok ettiğini bilerek mal satıyor, ilçe tarımda oturan memur yukarıdan gelen emirleri kağıt üstünde yapınca "işim bitti" diyor. Bir tarım kasabası, yarınını karanlığa gömüyor ve herkes bir kürek atma derdine düşüyor. Savaş mı? Cephe mi? Dava mı? Hak mı? Sizce?! Eylül 2024 - Kutluoba
KİTAP YORUM Kitap: Bilim Tohumları Yazar : Mark Lynas Sayfa: 276 Yâr Fikir&Sanat Puanı: 6.5/10.0 Değerlendirme: @numanyar Zıtlıklar, çirkinin karşısında güzelin kıymetinin anlaşılması içindir. Başka bir ifadeyle, iyinin kıymeti kötünün olduğu yerde anlaşılır. Bu yüzden insanın düşüncesini beslemesinin en güzel yollarından biri karşıt düşünceleri irdelemesinden gelir. Yazar bu kitapta GDO karşıtı bir insanken düşüncelerinin nasıl değişerek GDO taraftarı olduğunu uzun uzun anlatıyor. Bunu yaparken GDO kavramının geçmişine ama özellikle bu konuda bayraktarlık yapan Monsanto firmasının da tarihine ışık tutuyor. Yazarın kitapta vurgulamak istediği husus en kısa haliyle şöyle; GDO karşıtlığı yaparken aslında bunun bilimsel gerçeklikten uzak romantik bir yaklaşım olduğunu ileri sürüyor. Dünya Bankası, Gates Vakfı gibi organizasyonların misyonlarıyla örtüşür şekilde; dünyanın geri kalmış ülkelerinde biyoteknolojik ve genetiği değiştirilmiş ürünlerin kullanılmasının yerel halkların refahını arttıracağını savunuyor. Tek başına GDO karşıtlığının binlerce insanın gıdaya ulaşmasını engellediğini iddia ediyor. Kitapta bizim en dikkatimizi çeken kısım, yazarın GDO karşıtı lobinin, GDO taraftarı lobiden daha güçlü olduğunu savunması. Bu duruma gerekçe olarak da Avrupa Birliği'nde GDO ürünlerinin yasak olmasını gösteriyor. Kitap içinde birçok çelişkiyi, itirafı, gerçeği, yalanı birlikte sunuyor. Monsanto'nun kaybettiği davalarda bile hukukun değil halk baskısının ve lobicilik faaliyetlerinin etkili olduğunu ileri sürüyor. İngiliz kökenli yazarın bu yaklaşımı bizlere şunu öğretiyor; "insan neye inanmak isterse ona inanır." İnsanın neye inandığı ise tam bir "nasip meselesi." Bize düşen niyet ve gayretten sonra nasibimize düşen her şeyi tıpkı bedenimizi beslerken dikkat ettiğimiz gibi dikkat ile beslemek. Bu bakımdan zıt görüşleri ve dayandığı yerleri birer zehirli gıda olarak bilmeli ve bu zehirlerin varlığını görerek saf gıdalarımızın kıymetini anlamalıyız. Çünkü şükrün en saf hali, nimetin kıymetini bilmektir. Nimetin kıymeti, ondan nasibini almayanlardan ibret almakla başlar. RebiülEvvel 1446 - Eylül 2024 - Kutluoba
KİTAP YORUM Kitap: Kayıp Mikroplar Yazar: Martin Blaser Sayfa: 284 Yâr Fikir&Sanat Puanı: 9.2/10.0 Değerlendirme: @numanyar Yazar özet olarak kitabında, sezaryan uygulamalarının sadece tıbbi zorunlulukla sınırlandırılmasını, antibiyotik kullanımının ise olabildiğince düşürülmesini tavsiye ediyor. Yazar, modern zaman hastalıklarının çoğunun başta obezite ve otizm gibi çocukluk döneminde alınan antibiyotiklerle doğrudan ilgisi olduğunu ileri sürüyor. Tıbbın ülser ve gastrit gibi çeşitli hastalıklara sebep olduğunu düşündüğü bakterilen aslında beden için faydalı olduğunu, bu nedenle de bir çok temel antibiyotik tedavilerinde ciddi hatalar yapıldığını savunuyor. Bu arada yazarın, hayatının bir döneminde CDC yani ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nde Salgın İstihbarat görevlisi olarak çalışmış profesör bir doktor olduğunun, ABD Başkanı Obama tarafından seçilerek Başkanlık Danışma konseyinde görev yaptığının ve şuan Rutgers İleri Biyoteknoloji ve Tıp Merkezi yöneticisi olduğunun altını çizelim. Yazarın geçmişine bakınca konunun aslında yurtdışında nasıl ciddiye alındığının ve yazarın modern tıp anlayışında olmasına rağmen ne kadar kritik tespitler yaptığının önemine işaret edelim. Diğer yandan bu kitap kütüphanemizde beyin & bağırsak ilişkisini teyit eden diğer kaynaklar arasında yerini alacak. Ülkemizdeki duruma gelince hem sezaryen hem antibiyotik kullanımı yönünden en ufak bir hareketlenme şimdilik yok. Dahası her fırsatta televizyona çıkıp salgın hastalıklar hakkında atıp tutan, açıkça ilaç firmalarına hizmet eden sözde uzmanlar arasından da beyin & bağırsak birlikteliğini ortaya koyanı henüz yok. Oysa obezite bir salgın hastalık ve bilinçsiz antibiyotik kullanımı da bilinmez salgın hastalıkların habercisi. Çocukların gıdası ve beslenmesi konusuna gelince henüz okul kantinlerinde sağlıklı gıdaları zorunlu tutamamış bir sistemden maalesef çok da bir şey beklememek gerekiyor. Bize düşen, edindiğimiz bu saf bilgileri sade hayatlarımıza uygulayarak samimi olduğumuz insanları kurtarmak. Hepsi bu. Safer 1446 - Ağustos 2024 - Kutluoba
David Eagleman'ın Beyin ve Canlı Devre kitaplarında işaret edildiği gibi bizler düşünerek karar verdiğimizi zannederken aslında kararlarımız vücudumuzun ve içindeki mikropların yaşaması için gerekkli fizyolojik ihtiyaçlarını gidermekten ibarettir. Ne yersen osun cümlesi ve Oruç kavramına bir de bu gözle bakmakta yarar var. Tüm bu konuların bizdeki yönüne bakarsak 2018-2023 yılları arasında kaydedilen 6 milyon doğumun %58 gibi çok ciddi bir oranı sezaryen olarak gerçekleşmiştir. Bu çok ciddi milli sağlık sorunudur. Milyonlarca bebeğin en temel bağışıklık sistemi yeterince gelişmediğinden ülke ekonomisine sağlık harcaması olarak yansıması da incelemeye değerdir. İsveç gibi holistik tıp anlayışının olduğu bir ülkede bu oran sadece zorunlu sezaryenlerle sınırlıdır ve %4 oranındadır. Bize göre, bebeklik aşıları gündem edildiği kadar sezaryen doğumun sakıncalarının gündem edilmemesinin öncelikli nedeni ticari kâr beklentisi ikincil nedeniyse defansif tıp anlayışı olmalıdır. Konu uzun. Parça parça yine buradan paylaşacağız. Ağustos 2024 - Kutluoba
MİKROP MESELESİ Kayıp Mikroplar (Martin Blaser) adında bir kitap okuyoruz. Kitapta geçmiş dönemde güvenli olduğunu düşünülerek kullanılan kimi ilaçların olumsuz etkilerinin ilacı kullananların torunlarında ortaya çıktığını vurgulanıyor. Bu bilginin bir yönü. Diğer yandan tıbben zaruri olmayan sezaryen uygulaması ile emziren annelerde ve çocuklarda antibiyotik kullanımının zararının önemle altı çiziliyor. Antibiyotikler bugün mevcut birçok sağlık sorunlarının sorumlusu olduğu kadar önümüzdeki süreçte çok daha büyük sağlık sorunlarına yol açacağına işaret ediliyor. Yapılan son bilimsel çalışmalara göre, annenin bedeni doğuma hazırlandığı kadar vücudunda bulunan mikroplar da doğum vaktinin yaklaştığını hisseder ve buna göre hazırlık yapmaya başlar. Özellikle doğum kanalında mikrop popülasyonu doğum kanalını bir bebeğin geçeceği şekilde hazırlar. Yazar burada doğumun normalden erken olması veya geç olmasında mikropların payının olacağını düşünmektedirki dikkate değer bir tespittir. Normal doğumda bir eldivenin ele sarılması gibi bebek doğum kanalından geçtiğinde bir bakıma hayat eldiveni giyer. Tüm vücudunu mikroplar sarar ki bu yaratılış sürecinin hayran olunacak bir başka yönüdür. Bebek cildi tıpkı bir sünger gibi annesinde ne kadar mikrop varsa tümünü emer. Dahası bebeğin ağız yoluyla emdiği ilk sıvılar, bazı dışkı maddeleri de dahil olmak üzere, annenin mikroplarını içerir. Doğum asla antiseptik bir süreç değildir. Doğum yolu, bebeğin cildi, ağzı, annenin göğsü ve sütün ilk yapısındaki koreografi (harmoni) ilahi düzen ne derseniz bebeğin bağırsaklarının anne sütünü sindirebilmesini garantiler. Ayrıca bu düzen rakip bakterilerin bebeği kolonize etmesinin de önüne geçer. Örneğin anne sütünde üre bulunur. Oysa üre idrardaki başlıca atık ürün olup bebekler için zehirlidir. Mevcut olmasının nedeni bebeğin doğum esnasında annesinde aldığı kendisi için yararlı mikropları beslemektir. Öyle ki bu üre; bakterilere, bebekle doğrudan azot rekabetine girmeden kendi proteinlerini yapmaları için azot sağlar. Diğer yandan anneler, yenidoğan bebeklerini öpmek için karşı koyulmaz bir istek duyarlar. Bunun bir nedeni annenin ağız ve cilt bakterilerini yavrusuna aktarma güdüsüdür. Dahası doğadaki annelerin yavrularını yalayarak mikroplarını yeni doğanlara aktardığına çoğumuz şahit olmuşuzdur. Diğer yandan normal doğumda herkes bir anca önce bebeği temizlemek için yarış içine girer. Fetüsün cildinin ürettiği verniks adlı maddede yüzlerce yararlı bileşen bulunur; bazı tehlikeli bakterileri baskılayan proteinler de dahil. Ama hastane personeli bir an önce bebeği anneye vermek ve "malum fotoğraflara hazır etmek için" bu katmanı yıkar ve atar. Çağlar boyunca bebeğin koruyucu pelerini olmuş bu katmanın hemen ilk fırsatta atılması bir bebeği yapılabilecek en büyük kötülüktür. Doğan bebeği kolonize eden mikroplar bebekte dinamik bir süreç başlatır; sonradan oluşacak olan, daha yetişkinvari mikrobiyota ortam hazırlarlar. Bebekteki genleri etkinleştirirler. Evet DNA farklı proteinleri kodlayan genler içerir. Bazı dış etkenler bazı genlerin etkinleşip etkinleşmemesi üzerinde etikilidir yani genleri açıp kapatabilir. Kapatılan bir genin kodladığı protein üretilmez dolayısıyla o gen o birey için var değilmiş gibi olur. Ancak sonraki kuşakta etkinleşebilir. Yani bir bebeğin "iyiniyetle" normal doğumda yıkanması veya sezeryan gibi uygulamalarla doğmuş olması anne baba genlerini "yaşayamaması" anlamı taşır. Bebeğin mikrobiyotası yani mikrop ve bakteri florası hayatının ilk üç yılında şekillenir. Bu şekillenme bebeğin yaşlı bir dede olup ölünceye kadar beraberce yaşayacağı milyarlarca canlıyla işbirliğinin şekillenmesi anlamını taşır. Bu öyle bir süreçtir ki, erginlikte kime aşık olacağınız, hangi yemeklerden hoşlanacağınız ve hatta nasıl ve ne zaman öleceğiniz gibi nice bilgilerin doğumda yüklenmesi gibi derin bir anlam taşır. Mikrobiyotanın asıl merkezi olan bağırsakların ikinci beyin olarak tanımlanmasının nedeni de budur.