Risale-i Nur Dersleri (Edessa)
Статистика- Последний пост
- 10 авг.
- Последнее чтение
- 15 авг.
- Постов за неделю
- 0
- Всего постов
- 20
- Тип
- открытый
- Язык
- und
- Категория
- Религия (по похожим)
- В каталоге с
- 14 авг.
- 1/24сутки в ленте
- 2 103
- 1/48двое суток
- 2 410
- 1/72трое суток
- 2 599
Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.
Посты
https://docs.google.com/document/d/1bRp6WT_Gj_AURsoA7SJwCt_yaA9f9f0841FXRUXYeMA/edit?usp=sharing
20250204 26. Lem'a, 7.Rica 2. Ders – İstanbul 01:30 Hz. Aişe (r.anha) şöyle dedi: إذَا جَاءَ نصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ ayeti nazil olduktan sonra Resûlullah (asm) kıldığı her namazda mutlaka سُبْحانك ربَّنَا وبِحمْدِكَ ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لى yani ‘Rabbimiz, seni tenzih ederim, seni hamd ile anarım. Ellah'ım! Beni bağışla ...’ derdi.” (Buhârî, Ezân 123, 139; Megâzî 5, Tefsîru sure (110), 1; Müslim, Salât 219, 220.) Nasr Suresinde Ellâh’ın yardımı ve zaferi ve beldelerin fethi gelip de; insanların, Ellâh’ın dînine bölük bölük girmekte olduklarını gördükten sonra Resûl-i Ekrem’e (sav) istiğfar etmesi emredilmiştir. İnsan, bela ve musibete uğrayınca kendine alacak bir şey bulamaz. Ama nimete nail olunca illa bir şeyi kendine alır, gururlanır, gizli bir şirke girer. Sebeb-i hilkat-i alem olan Resûl-i Ekrem (sav) istiğfarla emrolunmuşsa bizim halimiz nasıl olur? Bu dersleri yaptıran, aklımızı çalıştıran Ellah’dır. Biz buraya miskin olarak geliyoruz. 19:54 Hızla gelip fenaya giden dünya, mektub-u İlahidir, bin bir ism-i İlahinin tecelli yeridir. Dünya, bu vazifeleri ve manaları ifade etmiş, meleklere ve zişuurlara kendini okutturmuş, ebedi bir aleme, ebedi bir saadete gidiyor. Madem Ellah var. Maden Ellah’ın bin bir ismi, sıfatı ve ef’ali var; öyleyse yokluk, yoktur. Üstad (ra), keşfen zamanın fevkine çıkmış, rabıta-yı mevtin hakikatini görmüş, bize anlatıyor. Biz ise, tefekküren zamanın fevkine çıkıyor, rabıta-yı mevtin hakikatini tasavvur ediyoruz. İhlas Risalesinde anlatılan rabıta-yı mevt, buradaki izahla beraber mütalaa edildiği zaman kâfi gelir. Faraza ihtiyaç bırakmaz. Bu düşünceyi yapan birisinin, “Kefenimi giydim. Kabrime girdim. Münker-Nekir geldiler” gibi faraziyatla ve kendini zorlamak suretiyle vehmini konuşturmasına gerek yoktur. Faraza lüzum kalmadan, hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren git, nazaran bak. Zaten bu faraziyatın hepsi olacaktır. “Bir kimse ki; küfür ve dalalet sebebiyle manen ölü iken, iman ve taat vasıtasıyla onu manen diriltmişiz.” (En’am, 6:122.) Mezkûr ayet, işari manayla “Risale-i Nur, başka mesleklere muhalif olarak elinde ölümü tutar, insanların imanlarını, ölümle kurtarır.” Diyor. Risale-i Nur, ölümü ve kabri eline alarak insanların imanlarını kurtarmaya çalışıyor, Cehennem’i pek nazara vermiyor. Bu asrın insanları, bütün ümidlerini bu dünyaya bağladıkları için, en evvel o ümidi kesmek lazım. Bu asrın insanları, Cehennem’i uzak görüyor, Cehennem tehdidiyle uyanmıyorlar. Onun için Risale-i Nur, rabıta-yı mevti ders veriyor. Zayiatımız iki şeydedir. Biri; Rabıta-yı mevt. Diğeri; Tefekkür.
https://docs.google.com/document/d/10LqEIyxee2O1dQsNkB9IVhLGsoHMBWApNLlib9BWH00/edit?usp=sharing
20250203 26. Lem'a, 6. Ve 7.Rica – İstanbul 05:03 Gündüz, geceye inkılab ettiği gibi, hayat gündüzün gider, kabir gecesine inkılab eder. Dünyanın ve senin ömrün, bir günden ibarettir. Diğerleri hep tekrardır. Herkes bir gününü bitirmeden ölür. Yarısında çıkar, gider. Bir gündeki nizam ve intizamı, aylara; aylardaki nizam ve intizamı, mevsimlere taksim ettiğin takdirde dünyanın ömrünün bir günden ibaret olduğunu, bir gündeki tasarrufatın bütün dünyayı temsil ettiğini göz önünde göreceksin. Aklı başında olanlar bir gündeki tasarrufatın bütün dünyayı temsil ettiğini anlar. Her gündüzün bir gecesi olduğu gibi, hayat gündüzünün de kabir gecesi vardır. Her gecenin bir sabahı olduğu gibi, kabir gecesinin de bir sabahı yani haşri olacaktır. Dünya, bir gün olduğu gibi, ahiret de bir gündür. Dünya günü, bizim hesabımıza göre, yirmi dört saattir. Ahiret günü, bin sene veya elli bin senedir. Gün mefhumunu çözen bir insan, bütün alemi çözer. 24:41 Gece-gündüzün inkılabı, mevcudatın kafileler halinde gelip gitmeleri, ömrümüzün geçip gitmesi, bizlere Rahîm ve Kerîm bir Zat’ın dergahını gösterir. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, aczimiz ve za’fımızdır. اِيَّاكَ نَسْتَعٖين demekten başka çaremiz yoktur. Yer, gök, insan ve bütün alem her an gidiyor. Şu dehşetli akım içinde binlerce mevcudat birden fenaya gider. Eman istemekten başka çaremiz yoktur. Ellah’ın işleri garibdir. Ölü olan Amerika gibi vahşi bir kavimden, diri olan bu günkü Amerika’yı çıkardı. Risale-i Nur’da geçen felsefe ifadesinden murad, okullarda okutulan felsefe dersleri değildir. Vahye, Kur’an’a dayanmayan her fikir, felsefedir. Felsefeyle, kafa feneriyle bu dehşetli yolda gidilmez. Bu dehşetli yolda gitmek için bir ışık lazımdır. O ışık ise, Nur-u Nübüvvet olan vahy-i İlahidir. Kafa feneriyle neyi anlayabilirsin ki! Ulum-u evvelin ve ahirini toplasan, kafa fenerinle şu anda, şu saniyede dünyada kopan felaketleri çözemezsin. Tek çare, اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ demektir. Beşer, “el-acel, el-acel” diyerek aceleciliği istiyor. Fakat Rab, Sabûr’dur. Ellah, zamanla mukayyed değildir. 40:44 Daha önce yaşamış olan insanlar, dünya hayatına müştak olmadıkları için Cehennem tehdidiyle korkar, kendilerini düzeltir, ahiret hayatı için çalışırlardı. Fakat bu asrın insanları Cehennem tehdidiyle uyanmıyorlar. Bu asrın insanları Cehennem tehdidiyle uyanamadıkları için Üstad Hazretleri ölümün ve kabrin hakikatiyle onları uyandırmaya çalışıyor. 57:20 Hacı Bey’den şöyle bir hatıra işitmiştim; “Bir gün altı veya sekiz kişi Üstad (ra) ile beraberdik. Üstad (ra), ‘Ben ne kendimi beğeniyorum ne sizi. Bu Sıddık Süleyman, biraz benden iyidir.’” Sıddık Süleyman, deli değildi, çok zekiydi, safvet sahibiydi, okuma yazması olmayan saf, âmi bir müslümandı. Üstad’a (ra) sekiz sene kemal-i sadakatla hizmet etmişti. Sıddık ifadesi, onun safvetine işaret etmektedir. Bütün dünya Üstad’a düşman olsaydı bile vefasını, safvetini bozmazdı. Dâd-ı Hak ra kabiliyyet şart nist. Gavs-ı Geylani, gayb-aşina nazarıyla Sıddık Süleyman’a işaret etmiştir. Üstad’ı görenlerin çoğu ihtiyarladıkları zaman Risale-i Nur’u okumayı, ders yapmayı bıraktılar. Hulusi Bey bu hale çok üzülüyordu. “Üstad, size dersi terk edin, Risale-i Nur’u okumayın mı dedi?” diye söylüyordu. Risale-i Nur, Kur’an’ın tefsiridir, mürşidimizdir, hocamızdır. Risale-i Nur, ihtiyarlamaz. Okunacak evradımız, Risale-i Nur’dur. Risale-i Nur, Kur’an’ın 6666 ayetini tefsir etmiş, ama mücmel kalmış. Risale-i Nur’u tam tefsir haline getirmek, Risale-i Nur’daki şifreleri çözmek ve hepsini anlamak için müctehidlerin müctehidi derecesine çıkan çok büyük ulema lazım. Bir cemaat-i nuraniye bu şifreleri çözecek, Risale-i Nur’u mufassal bir tefsir haline getirecek.
https://docs.google.com/document/d/14CdNTPkClsXW3J40xm7znSt7-srfSnLmujnPaioONeA/edit?usp=sharing
20250201 26. Lem'a, 5.Rica – İstanbul 00:00 Ebu Hüreyre’den rivayetle Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur; “İman, azim, teşebbüs kabiliyeti bakımından güçlü (Kuvvetli mümin, zayıf müminden Ellah’a daha sevimlidir. Her birinde hayır vardır. Senin için) dünya ve ahirette (faydalı olan şeylere rağbet et, çalış; Ellah’tan yardım iste, acizlik ve tembellik gösterme!) İlme azimle çalış. Dünyevi ihtiyaçlarını temine azimle çalış. İbadet etmeye azimle çalış. Bir işe başlarken azimli ol, yarım yamalak iş yapma. (Şayet başına bir musibet gelirse; ‘Eğer şöyle yapsaydım, şöyle şöyle olurdu’ söyleme!) Eğer beni dinleyip oraya gitmeseydi kaza yapmazdı, deyip itab etme. Çünkü tedbirimiz, takdiri bozamaz. Kaderde olan, vukua gelir. (Bilakis şöyle de; ‘Bu Ellah’ın takdiridir, O neyi isterse onu yapar.’ Çünkü, ‘keşke’ kelimesi şeytanın işine yarar/iş yapmasına kapı açar.)” (Müslim, kader, 34; İbn Mace, Mukaddime, 10; Ahmed b. Hanbel, 2/366, 370.) Ne saadet ne şekavet insanın elinde değildir. Yüzde yüz saadet içindeyken birde bakarsın kaderin sana takdir edip yazdığı şekavet gelip seni bulmuş. En iyi meslekteyken gidip en kötü meslekte ölürsün. Bazen de en kötü meslekteyken gider en iyi meslekte can verirsin. Kimse kaderin işine karışamaz. 17:17 Ellah, bin bir ismiyle ahiretin geleceğini ihbar ediyor, va’d edip bildiriyor. Yüz yirmi dört bin peygamber, vahye dayanarak haşrin geleceğini haber veriyor. Yüz yirmi dört milyon ehl-i hak, keşif ve delillerine dayanarak haşrin vuku bulacağını söylüyor. Bunların açtığı Cennet’in kapısını kapatacak hiçbir sebeb yoktur. Sivrisinek kadar kıymeti olmayan vehimlerle Cennet’in kapısı kapanmaz. Her bahar mevsiminde nebatat ve hayvanat taifelerinden dört yüz bin nevileri göz önünde haşr ve neşr eden, rızıklarını veren, harika bir tarzda iaşelerini temin eden kudret-i ezeliye ve hikmet-i ebediye elbette ki insanı, diriltecek ve Cennet’e götürecektir. Madem va’d etmiş, elbette yapacaktır. 31:27 Sual: İhtiyarlıkta hayat şartları zorlaştığı, insanın, dünyayı sevmemesi gerektiği halde insan, neden her şeyin mükemmel olmasını istiyor? Elcevab: İnsan, ihtiyarladıkça kemale erer, aklı tekâmül eder. Akıl tekâmül ettiği için her şeyin en güzelini ister; ama vakit geçmiştir. Hem dünyadaki her şey fanidir, alaka-yı kalbe değmez. Ellah’ın ilim ve iradesine nisbeten bütün mevcudatın ilim ve iradeleri, sıfırdır. İnsanın irade dediği şey, mesuliyet için verilmiş bir cüz’-i iradeden ibarettir. Bu itibarla insanın gücü ve iradesi sıfırdır. Mehâsinin hep mevhibedir; seyyiâtın meksûbedir. O istemedikten sonra hiçbir hasenat işleyemezsin.
https://docs.google.com/document/d/1MrtQH87Y9QsQuEkrKjav8piME-RCiJ2dqCzuBkNrYKQ/edit?usp=sharing
20250131 26. Lem'a, 3. Ve 4. Rica – İstanbul 01:36 Hz. Âdem, kuvve-i şeheviye-i batniyesine mağlub olduğu için Cennet’ten atıldı. Hz. Âdem kusurunu anladı, tevbe etti. Demek kuvve-i şeheviye-i batniye dalında mağlub olanların tevbe etmeleri, hatalarını telafiye çalışmaları kolaydır. Şeytan, kuvve-i akliyesine mağlub oldu, kuvve-i akliyesindeki şuura dayanarak emr-i İlahiye itiraz etti. Demek kuvve-i akliyesine dayanarak küfre gidenin dönmesi çok zordur. Kabil, hem kuvve-i şeheviye-i ferciyesine hem kuvve-i gadabiyesine mağlub olmakla küfre gitti. Demek kuvve-i şeheviye-i ferciyeye ve kuvve-i gadabiyeye dayanmak da çok tehlikelidir. Hz. Âdem, yeryüzüne geldiği zaman, bütün Küre-i Arz kendisinindi. Küre-i Arz’da hiçbir zalim ve kafir yoktu. Kavm-i Nûh, Kavm-i Âd, Kavm-i Semûd gibi ne kadar zalim ve kafirler geldiyse Ellah, hepsini helak etti, Küre-i Arz’ı yine Müslümanlara teslim etti. İrs, “Babadan oğula intikal eden mal” demektir. Âdem babamız, peygamberdi. Bir peygamberden irs götürenler, ona varis olanlar, ancak salih olanlardır. Zalim akvam, bir peygamberden irs götürmez, ona varis olmaz. Hem Cennet hem yeryüzü bize miras kalmıştır. Kur’an’da geçen عِبَادِىَ الصَّالِحُون “Salih Kullar” ifadesinden murad, ümmet-i Muhammed’dir (asm). Bütün semavi kitablarda ümmet-i Muhammed’in ünvanı, عِبَادِىَ الصَّالِحُون olarak geçmektedir. Bu va’d-i İlahi yakın bir zamanda tahakkuk edecektir. Hz. Âdem’den sonra -Zülkarneyn dönemi hariç- Müslümanlar hiçbir zaman yeryüzünün bütününe birden topluca hâkim olmamışlar. Hz. Âdem, Cennet’ten yeryüzüne inince, karşısında hiçbir kafir yoktu. Bütün yeryüzü onundu. Sonra Kabil gelip bozdu. Ahirzamanda va’d-i İlahi tahakkuk edecek, silsile-i nübüvvet yani ümmet-i Muhammed yeryüzünün hepsine hâkim olacak, yeryüzünde salih ibada karşılık verecek tek bir kafir kalmayacak. 20:24 Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var. Ne yapsak da zalim nefis, bunu kabul etmiyor. Dünyaya kazık çaktığını, bu dünyadan gitmeyeceğini zannediyor. Ya Rabbi! Kalbimizi bu hakikate razı ettir. Ya Rabbi! İman üzere gitmeyi, hayata tercih ediyorum. Bu isteğim, kadere itiraz manasında değildir. İman tehlikesinin olduğu bir vakitte yaşadığımız için hem kendime hem cemaatime iman üzere ölmeyi istiyor, şu an ders içinde canımızın alınmasını arzuluyorum. 24:19 Resûl-i Ekrem (asm), bütün dünyanın peygamberidir. Fakat O’na iman edenler az. Resûl-i Ekrem (asm), ümmetinin yetmiş üç fırkaya inkısam edeceğini, bunlardan yalnız bir fırkanın ehl-i saâdet olacağını haber vermiştir. Resûl-i Ekrem (asm), bütün evliya, asfiya ve peygamberlerin reisidir. Peygamberler, Resûl-i Ekrem’in (asm) vekilidir. Bütün evliya ve asfiya, Resûl-i Ekrem’in (asm) ümmetidir. Bütün insanlar ümmet-i Muhammed’dir (asm). Bu ümmetin bir kısmı davete icabet eder, bir kısmı icabet etmez. “Bugünkü Hristiyanlar, Hz. İsa’nın ümmetidir veya Hz. Musa, şu andaki Yahudilerin peygamberidir” denilmesi, küfürdür. Muhammed-i Arabî’nin (asm) Kur’an ile gelmesinden sonra bütün dinler nesh edilmiş. İttiba edilecek tek peygamber, Muhammed-i Arabî’dir (asm). Kabul edilecek tek davet, Kur’an’dır. 28:02 Sünnet, ikidir. Biri, Sünnet-i cariyedir. Diğeri; Sünnet-i Nebeviyedir. Buradaki sünnet ifadesinden murad, beş farz namaz, namazın revatib sünnetleri, oruç ve orucun usülü, namazın akabindeki tesbihat gibi vahiyle gelen, nass ile sabit olan sünnetlerdir, yani emr-i İlahiyle yapılan sünnet-i hüdadır. Sünnet-i kavmiye değildir. Seniyye, yüksek anlamına gelir yani vahiyle geldiğini bildirir. Sakal, sarık ve cübbe gibi adat-ı Arab ve Acem’i ifade etmez. Keçi sakalına benzer şekilde sakal bırakmamanızı sizlere vasiyet ediyorum. Çene kısımlarını uzun, yanları kısa bırakanlar, ahmakların sakalını bırakmış olurlar. Tarihe baktığınız zaman, çene kısmını uzun bırakanların ahmak olduklarını görürsünüz. Muhammed-i Arabî’nin (asm) sakalı yuvarlaktı, çene kısmı kısaydı.
https://docs.google.com/document/d/1RFIsHHI1YWnQKNMX0JhqztFiOkuB4b10Ez2SipM1Z_E/edit?usp=sharing
20250129 26. Lem'a, 1. ve 2.Rica – İstanbul 02:37 Ellâh, maddeden mücerreddir, mürekkeb değildir. “Ellâh, birdir” ifadesinden murad, Ellah’ın maddeden mürekkeb olmaması yani iki maddenin yanyana gelmesiyle vücuda gelmemiş olmasıdır. Üstâd (ra) Hazretleri, Ellah’ı, Kayyumiyetle ifade ediyor. Kayyum ne demektir? Vacibu’l-Vücud, maddeden mücerred, mekândan münezzeh, Vahid-i Ehad demektir. قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ “Ey Resûlüm! (De ki: O) Vâcibü’l-Vücûd olan (Ellah, birdir.) Zâtında, sıfâtında, esmâsında ve ef’âlinde birdir; nazîri ve şerîki yoktur.” Ellah’ın bir olmasının birinci manası, Ellah’ın maddeden mürekkeb olmamasıdır. Ellah, madde değildir ki mürekkeb olsun. Mürekkeb olsa, illa şeriki olur. 17:57 Mescid-i Aksa, Hz. Zekeriya’nın tasarrufundaydı. Hz. Zekeriyya Ben-i İsrâîl’in muharrib ve bid’akâr olan devletinin Tevrât’ı tahrîf ve tağyîr edeceğini ve buna karşı kendisinden sonraki akrabâlarının ve dolayısıyla o zamanki ulemanın Tevrât’ı muhafaza edemeyeceğini, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle bildi. Ve Ellâh’tan, o bid’akâr ve tahrîfkar ve muharrif Ben-i İsrâîl’in Kudüs’teki devletine karşı mücadele ederek, dini ve Tevrât’ı muhâfaza edecek ve umûr-u dinde nasa merci olacak, kendine vâris olacak bir veledi yani Yahya’yı Rahmet-i İlâhiyeden istedi. Bazı müfessirler, Kur’an’ın Hz. Yahya hakkındaki medihlerine bakarak, “Hz. Yahya’nın kalbinde hiçbir zaman kadınlara meyil olmamıştır” demişler. Hz. Yahya, bir beşerdir. “Hz. Yahya’nın kalbinde hiçbir zaman kadınlara meyil olmamıştır” ifadesi, iftiradır. Yeryüzüne gelen beşerin cümlesi, günahkardır. Hiçbir beşer, günahsız değildir. Niyeten de olsa beşerin kalbinde illa bir teşebbüs olmuştur. Ellah, Hz. Zekeriya’nın duasını kabul etti ve kendisine Yahya’yı veled olarak verdi. Hz. Yahya müstakil bir peygamber değildir, Hz. İsa’yı müeyyid bir peygamber olarak gelmiştir. Hz. İsa, dağlarda yaşar, haftada bir defa şehre gelip tebliğ eder, giderdi. Dönemin valisi olan Herot, Hz. Yahya'yı çağırarak, “Ben, kardeşimin karısıyla evleneceğim” dedi. Hz. Yahya ise; “Tevrât’ın hükmüne göre kardeşinin hanımıyla evlenemezsin” dedi. Bunun üzerine Herot, Hz. Yahya’yı hapse attı. Daha sonra bütün sahte hocaları toplayıp kardeşinin hanımıyla evlenmek için onlardan fetva aldı. Herot, kardeşinin hanımıyla evlendi. Evlilikten bir veledi oldu. Çocuk belli bir yaşa gelince, Herot, onu meclise davet edip ne istediğini ondan sual etti. Çocuk, annesinin evvelden kendisini tembihlemesi üzerine, Hz. Yahya’nın kafasının kesilmesini istedi. Bunun üzerine Herot, askerlerini gönderdi, Hz. Yahya'yı getirtip şehid etti. Hz. Yahya’yı şehid ettikten sonra Hz. Zekeriya’yı aramaya başladılar. Hz. Zekeriya bir ağaç kovuğuna saklanmıştı, bu halde iken testere ile Hz. Zekeriya’yı iki parçaya ayırdılar. Hz. Zekeriya’yı da şehid ettikten sonra Hz. İsa’yı aramaya başladılar. Bir havarinin yerini söylemesiyle Hz. İsa'yı çarmıha asmak için gittiler. Fakat Ellahu Teâlâ Hz. İsa’yı göğe yükselterek düşmanlarından kurtardı ve Hz. İsa'nın yerini düşmanlara söyleyen havarinin suretini Hz. İsa'nın suretine benzetti ve böylece Hz. İsa yerine kendi arkadaşlarını çarmıha gerdiler. Hz. Yahya, Hz. İsa’ya destek olmaktan başka bir şey yapmamıştı. Hz. İsa, ahirzamanda nüzul edince, Tevrat, İncil ve Zebur’un aslını hafızasından okuyacak. وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ ۚ “(Onlara kitabı) Tevrat, İncil ve Zebur’u, bir rivayete göre Kur’an’ı da (ta’lim eder.) onlara hafızasından okur” (Âl-i İmrân,3:164.) ayetinin bir manası, Kur’an’dır. Hz. İsa, ahirzamanda nüzul edince, Resûl-i Ekrem’in (sav) ümmetinden bazı zevatla birleşir, va’d-i İlahi tahakkuk eder, Hz. Zekeriya ile Hz. Yahya’nın intikamı alınır, İslam, bin beş yüz sene hâkim olur.
https://docs.google.com/document/d/1fsh-j1oMU3hVFKlHlnx4CWA1FF7jsSdR1ZxnuRh4Txk/edit?usp=sharing
20250128 25. Lem'a, 24. ve 25.Deva – İstanbul 00:40 Üstad (ra) Hazretleri, Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî adlı eserinde Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zatın üç vazifesini ifade etmektedir. Ahirzamanda gelecek zatın üç mühim vazifesi vardır: Birincisi: İmanı kurtarmaktır. İkincisi: Şeriatın tatbik ve icrasıdır. Üçüncüsü: Hilafet-i Muhammediyye (asm) unvanı ile şeâir-i İslâmiyyeyi ihya etmek ve Âlem-i İslam’ın vahdetini nokta-i istinâd edip Îsevî rûhânîleriyle ittifâk etmek ve Kur’ân’ı bütün dünyaya hâkim kılmaktır. 15:14 Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İyi işler yapmakta acele ediniz. Zira yakında karanlık geceler gibi birtakım fitneler meydana gelecek. O vakit insan, mümin olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mümin olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dünya malı karşılığında dinini satar.” (Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78.) Bu memlekette bir ara ev ev gezerek Hristiyanlığın hak olduğunu söylediler. Bu batıl düşünceyi kabul ettirmekle herkesi kafir ettiler. Bu hali gözümle seyrettim. İşte o zaman gayretim arttı, kaleme sarıldım. Bir vakit bazı adamları yanıma gönderdiler. Baktım dolaylı yollardan haşr-i cismaniyi inkâr etmeye çalışıyorlar, haşr-i cismaninin inkarına saplanmışlar. Bunun üzerine hemen “Haşir Risalesinin Şerhi”ni yazdım, bu batıl efkarı söndürdüm. Batılın söndürülmesi için, illa bilfiil mücadele gerekmez. Haşir Risalesinin Şerhi, manevi kuvvet oldu, haşr-i cismaninin inkarını kaldırdı. Eğer Münazarat’ın Şerhi’ni yapmasaydık, şimdi iki azim sıkıntı ortaya çıkacaktı. Biri; Nurculuk alemi, demokrasiyi tam şeriat kabul edecekti. Diğeri; Münazarat, Kürtçülerin elinde bir alet-i silah olacaktı. Yaptığımız neşriyattan meydana gelen kuvve-i manevi, o fitneleri manen kırıyor, önüne geçiyor. Bu meyanda illa maddî mücadeleye gerek yok. Şimdi burada ders yapıyoruz. Bu dersin kuvve-i maneviyesi bir anda binlerce kuvveleri birden kırıp atıyor. Bu dersler, kitaba geçirildiği zaman ortaya çıkan manevi kuvvet daha ziyadeleşir. Buna delilim Hacı Hulusi Bey’in hutbeleridir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle Hacı Hulusi Bey’in hutbeleri, Şimal’den gelen büyük bir tehlikeye karşı manevi bir sed vazifesi görmüş, küfr-i sarihin Türkiye’ye girmesine engel olmuştur. 20:08 Çocukların çektiği elemlerden sıhhat bulmaları için anne ve babalarının o çocuklara bakması, onlarla ilgilenmesi anne ve babaların günahlarına kefarettir, defter-i hasenelerine sevab olarak geçer. Hususan anneler, çocuklarına şefkatle bakar, onlarla ilgilenir. 29:13 Amelsiz Cennet’e giden vardır; ama imansız Cennet’e giden yoktur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ öyle bir ameldir ki, sair bütün salih amelleri geçer. Ne kadar günah işlemiş olursa olsun bütün iman sahibleri neticede illa Cennet’e gider. Velev amiyane bir imana sahib olsa da illa Cennet’e gider. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ deyip iman eden her mümin, ehl-i necattır. Bu konuda tereddüd yoktur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ kelimesini kalben tasdik etmek, imandır; dille ikrar etmek, amel-i salihtir. Kıyamet günü bazı insanlar dünya kadar günahla gelir. Seyyie kefesi ağır gelen zatlar ne yapsalar da bu durumdan kurtulamazlar. Ancak لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ kelime-i tevhidi gelir, hepsine galebe eder. Amel-i salihin en büyüğü, kelime-i şehadettir. Kalbinde iman olan kişi, günahlarından dolayı Cehennem’e gitse bile Cehennem’de ebedî kalmaz; illa afva mazhar olur, sonunda Cennet’e girer. Bütün insanlar manen hastadır. İman, şifadır. O şifanın inkişaf ve terakkisi, namazladır. Namaza devam ettiğin zaman, imanın inkişaf eder, hastalıkları bitirir.
https://docs.google.com/document/d/1DwBHRLKy-v6pJgnrPxW1xCKPp2VqH0FRhGuNa10qmGw/edit?usp=sharing
20250127 25. Lem'a, 21-23. Deva – İstanbul 00:00 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: İbadetlerinizde ölçülü ve titiz olun. Fakat bilin ki hiçbiriniz sadece ameli sayesinde kurtuluşa eremez. Ya Resûlullah, sen de mi? Dediler. Evet, Ellah rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmamış olsa ben de kurtulamam, dedi. Hamd ettiğimiz zaman dünya ve mafiha kadar bir hamdi niyet etmeli, külli bir takdimde bulunmalıyız. Bu hamdi bilfiil yapmak mümkün olmadığı için bi’n-niyyet yapıyoruz. Öyleyse velev Muhammed-i Arabî (asm) olsun kimse şahsi ameliyle kurtulmaz. Çünkü mehâsinin hep mevhibedir; seyyiâtın meksûbedir. İşte bundan dolayı Resûl-i Ekrem (asm) devamlı istiğfar etmiştir. Nebi de olsa kendi makamına göre illa gafleti var. Demek iki nedenden dolayı istiğfarla emrolunmuşuz. Biri; Nimet-i İlahiyeye gereği gibi şükretmemek, Diğeri; Şirkten kurtulmamaktır. 09:57 İnsan, musibete uğramadan uyanamıyor. Musibete uğrayan insan, vücudunun dağdan, taştan, demirden mürekkeb olmadığını anlar. 20:13 Üstad (ra), bütün peygamberlerde olduğu gibi, Hakîm ve Rahîm isimlerine mazhardı. Üstad (ra), Hakîm isminin tecellisiyle alemde esbaba riayet ederek gitmiş, alemdeki hikmet-i İlahiyi çözmüş. Nitekim bütün peygamberler de esbaba riayet etmişlerdir. Hem her şeyde Rahîm ismini görmüş. Rahîm ismi, onu beladan korumuş. Üstad (ra), Hakîm ve Rahîm isimlerine ayine olmuş, aynen bir doktor gibi bu hikmetleri görmüş, sanki o hastanın içine girmiş, çıkmış, bize ders vermiş.
https://docs.google.com/document/d/1REWqcP8UonzeF4ndxHm3xF485BRxBaAfJu40SmBwx5M/edit?usp=sharing
20250125 25. Lem'a, 20. Deva – İstanbul 00:33 Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle demiştir: “Kim evinden çıkarken: بِسم الله تَوَكَّلتُ على اللهِ، وَلاَ حول ولا قُوَّة إِلَّا بالله ‘Ellah'ın adıyla başlarım, Ellah'a tevekkül ettim, güç ve kuvvet ancak Ellah'ındır’ derse, kendisine ‘Bu sana yeter, korundun ve doğru yolu buldun’ denir ve şeytan ondan uzaklaşır.” (Tirmiz, Deavat, 34.) Ebu Davud'un rivayetinde, “Şeytan, bir başka şeytana şöyle der: Ellah'ın kendisine hidayet ettiği ve kötülükten korunan bir adama ne yapabilirsin!” (Ebu Davud, Edeb, 102-103.) ilavesi vardır. 05:24 Ölüm hariç, bütün maddi hastalıkların devası vardır. Ama hani o tedbir, hani o el, hani o devlet, hani o millet. Herkes o muzır taifeye aldanmış, onların zehrini şifa diye alıyor. O muzır taife, köleliğin adını hürriyet koymuş, herkesi kendine bağlamış. Küre-i Arz, her çeşit deva ile doludur. Arayıp bulmak lazım. En büyük dert nifaktır, ihlassızlıktır, riyadır. Kur’an, bu büyük derdin ilacını vermiştir. Doktora gitmek, verdiği ilaçları kullanmak, sünnettir. Fakat Müessir-i Hakiki’yi bulmak şartıyla. Şifa, Ellah’dandır. Şafi-i Hakiki, Müessir-i Hakiki yalnız Ellah’dır. Tıptaki her bir ilaç, kâinat kadar tevhidi gösterir, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ der. Demek insanın vücudu, bir hasta. Kâinat ise, bir eczane. Hastalığı yaratan Ellah olduğu gibi, o hastalığın ilacını yaratan da Ellah’dır. Ellah, hasta uzuv üzerine bir cazibe koyuyor. O hasta uzuv, kuvve-i cazibesiyle mıknatıs gibi o ilacın zerresini kendine çekiyor. O zerreler gelip hasta uzva derman oluyor. Bu hal, tevhidin delilidir. Bu hakikati kabul etmemek için muannid bir zır kafir olmak lazım. Madem bu vücudu yaratan, hastalığı ve şifayı veren Ellah’dır, öyleyse Mabud-u Bi’l-Hak O’dur. Yalnız O’na ibadet edilmeli. 20:34 Tedavi için ilaç alırız; ama tesiri ve şifayı Ellah’dan biliriz. Peki Ellah, gökte durmuş şifa mı veriyor? Ellah, her ilacın başında Şafi ismiyle harekettedir. İlaçta hüner yoktur. İlaç, Şafi’dedir. Cezb-u cazibeyi meydana getiren, Ellah’dır. Vücudun zerreleri velev bir saniyecek olsun kanunsuz hareket etse, anında düşersin. Bütün zerreler, bir kanun dahilinde beraber hareket eder. Bir zerre arızalansa, ölürsün. Her bir insan vücudunda bütün dünya kadar bir hareket var. Bütün dünyayla beraber çalışır. Bütün alem, insanda toplanmıştır. İnsan açılsa, alem olur. İnsan vücudunda acib inkılablar, tasarruf ve tercihler olmakta, kâinatın zerratı adedince mevcudat insan vücuduna girip çıkmakta. Bu hale karşı meczub olmamak, secde etmemek mümkün değildir. Vücud-u insanî, bir zikirhane-i İlahidir, göz, kulak, dil ve sair a’zaları Ellah diyor, binbir ism-i İlahiyi her an zikrediyor. Bütün alem, insan vücudunda olduğu için insan, alem kadar zikreder. En büyük zikirhane, insandır. 35:31 Ellah’ın hançeri, zulmün çeşm-i bî insâfına saplanır; zulmün ikbali, idbara döner, geri teper. İslam’ın bin beş yüz yıllık ikbali başlar. Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an ve ehadis-i Nebevî bu hakikati haber vermektedir. O gün gelince Tevrat, İncil ve Zebur’un tahrif edilmeyen asıl nüshaları da çıkacaktır. Vukua gelecek olaylar gökte yıldızlarla yazılıdır. Müneccimler, yıldızlara bakarak bunu tesbit ederler. Kahinlerin söyledikleri bazen doğru çıkar, bazen yalan çıkar. Müneccimlerin söylediklerinin tamamına yakını doğru çıkar. Ama müneccimler vahye dayanmadıkları için söyledikleri yalandır. Resûl-i Ekrem (asm), كذب المنجمون ولو صدقوا “Velev söyledikleri doğru olsa bile müneccimler yalancıdır” buyuruyor.
https://docs.google.com/document/d/18BpsH1-GrQLiA6GQkOPLVuCPjQEdApsrt-ZFwJS30d0/edit?usp=sharing
20250124 25. Lem'a, 19. Deva – İstanbul 12:09 Ayet-i kerimelerinin ifadeleriyle bütün güzel isimler yalnız Ellah’a aittir. Peki, mefhum-u muhalifi düşündüğümüz zaman, esmau’l-gayr-i hüsna kimindir? Âlemde, tabiata; insanda ise, eneye aiddir. Demek günahlar, günahlardan meydana gelen zulüm ve hakaretlerin hepsi insana racidir. Öyleyse tabiatta müşahede edilen bütün çürüklükler, tabiatın fıtratına aittir. Ellah’ın, tabiatı yaratması ayrıdır, tabiatın fıtratında kabiliyetsizlik olması ayrıdır. Bütün güzel isimler, yalnız Ellah’ındır. Kâinatta müşahede edilen bütün kötü isimlerin âlemdeki mercii, tabiat; insandaki mercii, enedir. Kâinatta ne kadar güzellik varsa وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى diyeceğiz. Demek tekvini olarak insanın fıtratında, bedeninde ve âlemde müşahede edilen kötü haller ve habis isimlerin mercii, tabiattır, tabiatın kabiliyetsizliğinden kaynaklanmıştır. Teklifi olarak ortaya çıkan şeriata muhalif bütün kötü hallerin ve habis isimlerin mercii, enedir. 22:57 Ecnebi, gizli bir el Risale-i Nur’u tahrif, tağyir, tebdil etmek için Mektubat ve sair eserlere el attı, ama muvaffak olamadı. Üstâd (ra), Hulusi Bey’e hitaben “Git! Ne benim için, ne senin için, belki bu Nûrlar için ihtiyât et! Bir zaman gelecek, bu Nûrlar aranacak, hiç kimsede bulunmayacak.” İfadesini söylemekle bir cemiyet-i muzırranın gelip nurları tahrif edeceğini, Hulusi Bey dışında kimsenin kalmayacağını bildirmiştir. Üstad (ra) Hazretleri, Hulusi Bey’e yazdığı bir mektubunda “İnayet ve rahmet-i İlahiyye, Risâle-i Nûr şakirdlerine nezaret eder.” buyurmuş. Hulusi Bey, bana hitaben, “Molla! İnayet ve rahmet-i İlahiye şimdiye kadar bana nezaret etti. Bundan sonra sana nezaret eder. Ömrünün sonuna kadar istikameti muhafaza edeceksin” dedi. Eğer istikamet üzere olmak istiyorsanız Hulusi Bey’in sözüne inanın, bizi takib edin. Bu sözleri sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Hulusi Bey Merhum belki yirmi defa “Bu molla, İmam Rabbani, İmam Gazali gibi bir imamdır.” sözünü söylemiştir. Benim tek davam vardır. O da Kur’an’dır. Velev hayatıma mal olsa, parça parça da edilsem bu davamdan vazgeçmem. Kur’an, bütün dünyanın başına geçene kadar davama devam ederim. 35:08 İnsan, zalûmdur, Ellah’ın malını zabt eder, “Bu, benimdir. Ben, yaptım” der. “Ben, konuştum” deyip konuşmayı kendisine alan, kendine mülk eden kişi, zalumdur. Çünkü konuşturan var. Cehûldur, bilmediği halde “Ben, biliyorum” der. Küfrün ve günahın menbaı, ademdir. Varlık ile yokluk arasında bir emr-i itibari olan cüz-i ihtiyaridir. Bütün günahlar ademden kaynaklandığı için bir nevi adem hükmünde olan Cehennem’e gider, cezalandırılır. وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى mucibince tekvinen ve teklifen bütün hayırlar, Ellah’dan gelir. Esmau’l-gayr-i hüsna, alemde, tabiata; insanda ise, eneye aiddir. Demek günahlar, günahlardan meydana gelen zulüm ve hakaretlerin hepsi insana racidir. Öyleyse tabiatta müşahede edilen bütün çürüklükler, tabiatın adem hükmündeki fıtratına aittir. Adem hükmündeki cüz-i ihtiyari ve tabiat, kainatta benzerine rastlanmamış tahribat yapıyor. Zira اَلتَّخْرٖيبُ اَسْهَلُ sırrınca tahrîb, kolaydır.
https://docs.google.com/document/d/16oIIcTL-1hztReIjBuWlGl_hsIe5tTgW1oyB2Yv4F5g/edit?usp=sharing
20250123 25. Lem'a, 18. Deva – İstanbul 00:08 Hz. Musa, Firavunun saltanatını yıktı, İslam Devletini kurdu. Hazret-i Mûsâ’dan sonra Yûşa, Hazkil, Eş’iya peygamberler geldi, yüz yirmi sene Tevrat’ın hükmünü tatbik ettiler. Cariyeler ganimet olarak Benî İsrail’e gelince cariye belasıyla hemen bozuldular. Hz. Süleyman’dan sonra yine cariyeler nedeniyle tamamen bozuldular. Ahirzamanda cariyelik kalkacak, bin beş yüz senelik İslam hakimiyeti olacak. Eğer cariyelik olsa yine bozulurlar. Dört eşle evlilik ise, zarurete mebni izne tabi olur. Zaruret olmadan müsaade edilmez. Asıl olan bir eşle evliliktir. Hz. Adem’in bir eşi vardı. Diğer peygamberlerin birden fazla evliliği zarurete mebnidir. İslamiyet, kafirlerin ihdas ettiği zararlı kanunları tahfif etmiş, ta’dil etmiş, tedricen kaldırmak için şartlara bağlamıştır. 19:18 Ellah’tan şekva etme, nefsini Ellah’a şekva et. “Ya Rab! Nefsim senden gelen bu hastalığa, bela ve musibete karşı sabretmiyor, isyan ediyor. Kusur, nefsime aittir. Sen nefsimi sabir ve şakir eyle.” diye ilticada bulun. 43:06 Luhun-u Arab yani Arab şivesi dışında bir şiveyle Kur’an’ı ve ezanı okumak haramdır. Okuyuşunuza dikkat edin. Damme, kesre ve fethayı sahih ederek yani düzgün telaffuz ederek okuyun. Arapçanın yirmi sekiz harfi var. Bu harflerin hepsi, vahiydir. Kur’an, mahluk olmadığı gibi, kelamullah olan bu harfler de mahluk değiller. Ellah, Kur’an harflerini kaldırmak isteyenlerin hakkından gelir. Resûl-i Ekrem (asm) küçükken bir remmâl yani falcı, remil attı, Resûl-i Ekrem’i (asm) göstererek, “Bu çocuk, sizin dininizi kaldıracak. Bu çocuğu öldürün” dedi. Birden semadan bir yıldırım indi, o remmâlı öldürdü. Bütün peygamberler, bütün melekler, bütün sair insanlar toplansa bir tek insanın mahiyetini bilemez. Mahiyeti bilmek, Ellah’a hasdır. Bütün peygamberler, bütün melekler, bütün sair insanlar toplansa bir tek zerrenin, bir tek tırnağın mahiyetini çözemez. Bir tek zerrenin, bir tek tırnağın mahiyetini çözemeyenler bu alemi çözebilir mi? Elbette çözemez. Ezel ve ebed bu tırnağın içinde beraber çalışmaktadır. Beşer, bu muammayı çözemez. İnsan, ancak imanla "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Vazifen nedir?" suallerine cevab bulabilir, anlayabilir. 47:20 Mürebbin olan Ellah, öyle layık görmüş. Onun terbiyesine itiraz etmeye hakkın yoktur. Mürebbin olan Ellah, dilerse hastalık libasını giydirir, dilerse şifa verir. Üsttekine bakıp şekva edeceğine senden altta olanlara bak. Yok olmadın, maden olmadın, nebat olmadın, hayvan olmadın, insan oldun. Hepsinden daha mühimmi, iman sahibi oldun. İman, Cennet demektir. Cennet’in karşılığı olan imanı sana verene şekva mı edersin? Buna hakkın var mı? Elbette hayır. Cennet’in fiyatı, imandır. İmanı kim vermişse, Cennet’i O verir. Cennet’i kim vermişse, imanı O verir. Bu, tebeddül etmez bir kanundur.