tgindex
Okuduğum Kitaplar ve Makaleler

Okuduğum Kitaplar ve Makaleler

Статистика
@tasavvufkitapтурецкий

..bir yabancının Türkçe okumalarıyla karşı karşıyasınız. Bendeniz - @ahmetdaar

Последний пост
31 июл.
Последнее чтение
15 авг.
Постов за неделю
0
Всего постов
20
Тип
открытый
Язык
турецкий
В каталоге с
12 авг.
Подписчики
480
−1 за 3 дн.
Сутки
0
0,00%
Неделя
 
Месяц
 
Просмотров на пост
2 331
20 постов
Вовлечённость
485,6%
к подписчикам
Постов в день
0,0
всего 20
Упоминаний
1
каналов
Охват размещения
оценка
1/24сутки в ленте
164
1/48двое суток
187
1/72трое суток
202

Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.

Посты

  • Bir dergiye İngilizce olarak gönderdiğim yazının Yapay Zeka tercümesi: Şair olabilmen için şiir yazmana gerek yoktur... Birçok Batı dilinde şair, şiir ve poema kavramları, kökeni Eski Yunancaya dayanan kelimelerle ifade edilir. Bu kelimelerin kökünde “yapmak” veya “yaratmak” anlamına gelen *poiein* fiili ile yapma, meydana getirme ve yaratma eylemini ifade eden *poiēsis* kelimesi bulunur. Bu dilsel tasavvurda şair, bir “yapıcı”, bir “yaratıcı”dır. Şiir ise yalnızca dizelerden oluşan bir metin değil, daha önce mevcut olmayan bir şeyin varlığa getirildiği yaratıcı bir eylemdir. Kant, sanatlar arasında en yüksek mevkii şiire vermişti. Belki de bunun sebebi, şiirin yaratma eylemini en saf biçimiyle temsil etmesidir. Şairin mermere, boyaya ya da bir çalgıya ihtiyacı yoktur. Onun malzemesi bizzat dildir. Şair, sıradan kelimelerden daha önce var olmayan bir dünya kurar. Buna karşılık birçok Müslüman edebî geleneğinde şair, farklı bir imge üzerinden adlandırılır. Arapçadaki *şâir* — شاعر — kelimesi Farsçaya, Osmanlı Türkçesine, Tatarcaya ve daha pek çok dile geçmiştir. Mesela Tatarcada bu kelime *şagıyr* biçimini almıştır. Kelime, fark etmek, idrak etmek, sezmek ve hissetmek anlamlarını taşıyan Arapça *ş-ʿ-r* — شعر — kökünden türemiştir. Bu anlayışta şair, öncelikle yaratan değil, hisseden ve idrak edendir. Aradaki fark ince fakat güzeldir. Bir gelenek şairi yaratıcı olarak tasavvur ederken, diğeri onu başkalarının farkına varmadan geçip gittiği şeyleri görebilecek kadar hassas bir insan olarak görür. Şair, eşyanın yüzeyinin altında cereyan eden hareketi hisseder. Bir cümlenin içindeki tereddüdü duyar, boş bir sokağın yalnızlığını görür ve akşam ışığının tanıdık bir odanın anlamını nasıl değiştirdiğini fark eder. Belki de her iki anlayışa da ihtiyaç vardır. Şair, yaratmadan önce idrak etmelidir. Şiir yazılmadan önce bir şeyin hissedilmesi gerekir. Bu nedenle şair olmak için mutlaka şiir yazmak gerekmez. İnsan tek bir dize dahi kaleme almadan şiirsel bir hayat sürebilir. Şiir, dünyaya bakış biçiminde, bir sesi hatırlayışta, bir odayı düzenleyişte veya sıradan görünen bir şeyde güzelliği fark edişte ortaya çıkabilir. Şiir yazmak, şiirsel duyarlılığın ifadelerinden yalnızca biridir; onun tek biçimi değildir. Fakat bu duyarlılık, zengin imkânlara sahip bir dille buluştuğunda yazma eylemi ayrı bir hazza dönüşür. Farsça ve Osmanlıca şiir, gramerin, kelime hazinesinin ve hatta etimolojinin nasıl estetik birer malzeme hâline getirilebileceğini gösteren dikkat çekici örnekler sunar. Farsça, kelimeleri izafet terkibi yoluyla birbirine bağlama konusunda son derece güçlü bir imkâna sahiptir. İsimler ve sıfatlar neredeyse sınırsız biçimde art arda getirilebilir; böylece bir imge diğerinin içinden doğar: bahçenin kokusu, sevgilinin yolunun tozu, ayrılık gecesinin sessizliği… Başka bir dilde ayrı ayrı cümleler hâlinde ifade edilebilecek unsurlar, Farsçada tek bir akışın parçalarına dönüşebilir. Kelimeler arasındaki bağ yalnızca gramatik değildir; aynı zamanda musikidir. Şair, ana imgeyi geciktirebilir, bir teşbihi diğerinin içine yerleştirebilir veya âşık, maşuk, gül ve bülbül arasındaki sınırları bilinçli biçimde belirsiz bırakabilir. Fars şiiri çoğu zaman gücünü bir duyguyu açıklamaktan değil, birden fazla anlamın aynı anda varlığını sürdürmesine izin vermekten alır. Bir kelime hem dünyevi hem tasavvufî, hem duyusal hem metafizik, hem şahsi hem de evrensel olabilir. Şarap, gerçekten şarap olabileceği gibi ilahî aşkı, yasak bilgiyi, manevî sarhoşluğu veya bütün bunları aynı anda ifade edebilir. Dilin esnekliği, şairi bu anlamlardan yalnızca birini seçmeye zorlamaz. Anlamın açık kalmasına imkân verir. Osmanlı Türkçesi ise bu özgürlüğü daha da genişletir. Osmanlıca yazmak; Türkçe, Farsça ve Arapçanın kesişme noktasında durmak demektir. Şair, Türkçenin söz diziminden ve samimiyetinden, Farsçanın terkiplerinden ve lirik yapısından, Arapçanın son derece geniş türetme gücüne sahip kelime hazinesinden aynı anda yararlanabilirdi. Bu bakımdan Osmanlıcaya hâkim olmak, belirli ölçüde bu üç dil dünyasına da aşina olmayı gerektirirdi. Bu çok dilli yapı bazen gereksiz bir zorluk olarak tasvir edilir. Oysa şiir açısından bakıldığında olağanüstü bir sanat imkânına dönüşebilir. Şair, tek bir kelime hazinesine veya tek bir üslup seviyesine mahkûm değildir. Bir düşünce doğrudan ve samimi bir Türkçe ifadeyle söylenebilir, Farsçanın zarafetiyle süslenebilir veya Arapçanın soyut ve vakur kelimeleriyle daha ağır bir tona kavuşturulabilir. Basit bir tabiat hadisesi bile birkaç farklı kelimeyle adlandırılabilir. Yağmur için Arapça *matar* — مطر —, Farsça *bârân* — باران — veya Türkçe *yağmur* — ياغمور — kelimeleri kullanılabilir. Bu kelimelerin üçü de aynı tabiat olayını ifade eder; fakat aynı atmosferi meydana getirmez. *Yağmur* kelimesi daha doğrudan ve tanıdık gelebilir; bir Türk evinde pencereye vuran yağmuru dinleyen çocuğun hafızasına dokunabilir. *Bârân*, Fars şiirinin yumuşaklığını ve edebî hafızasını taşır. *Matar* ise daha resmî, daha uzak veya Kur’anî bir çağrışım uyandırabilecek Arapça bir tınıya sahiptir. Şair, bu kelimeler arasında yalnızca sözlük anlamına göre tercih yapmaz. Ses, ritim, vezin, kafiye, kültürel hafıza ve duygusal renk de kelime seçimini belirler. Bu anlamda eş anlamlı kelimeler hiçbir zaman bütünüyle eş anlamlı değildir. Her kelime, kendi tarihiyle birlikte gelir. İngilizcedeki *text* kelimesi burada uygun bir mecaz sunar. Kelimenin kökeni Latince *textus*tur: kumaş, doku, örülmüş veya birbirine geçirilmiş şey. Buna göre metin, yalnızca art arda sıralanmış kelimeler bütünü değildir; dokunmuş bir kumaştır. Kelimeler onun ilmekleridir. Gramer, ipliklerin nasıl birbirine geçeceğini belirler. Ritim deseni oluşturur; etimoloji ise her ipliğe rengini ve kökenini kazandırır. Bir dil, kelimeleri birbirine bağlamak için ne kadar çok teknik ve imkân sunarsa ortaya çıkan kompozisyon da o kadar zengin ve ince olabilir. Osmanlı şiiri, üç büyük dil geleneğinden dokunmuş bir kumaşa benzer. Türkçe bir fiil, Arapça bir ismi Farsça bir terkibin içinde taşıyabilir. Farsça bir hayal, Arapça bir vezin içine yerleştirilebilir ve bütünüyle Türkçe bir ifadeyle tamamlanabilir. Ortaya çıkan şey zorunlu olarak bir karmaşa değildir. Maharetli bir şairin elinde bu yapı, ritim ve his tarafından bir arada tutulan bir ahenge dönüşür. Bu esneklik, gramerin yalnızca bilgi aktarmaya değil, güzelliğe de hizmet etmesini sağlar. Kelime sırası kafiye uğruna değiştirilebilir. Alışılmış bir yapı yerine daha eski veya daha yüksek bir üsluba ait bir biçim tercih edilebilir. Farsça bir terkip, dizenin hareketini uzatabilir; kısa ve yalın bir Türkçe kelime ise bir anda sadeliği yeniden kurabilir. Şair, bir musikişinasın notalar arasında hareket etmesi gibi farklı üslup katmanları arasında dolaşır. Böyle bir şiir yalnızca bir mesajın aktarımına indirgenemez. Anlam, kısmen söylenen şeyde bulunur; fakat aynı zamanda neden bir kelimenin başka bir kelimeye tercih edildiğinde, fiilin neden geciktirildiğinde, Arapça bir çoğulun neden Türkçe bir ekin yanında kullanıldığında veya şairin yağmura neden *yağmur* değil de *bârân* dediğinde saklıdır. Farsça ve Osmanlıca şiirin güzelliği yalnızca mecazlarında değildir. Asıl güzellik, dilin kendisini biçimlendirme özgürlüğünde yatar. Gramer mimariye, kelime hazinesi renge, etimoloji ise hafızaya dönüşür. Yunan geleneği bize şairin bir yaratıcı olduğunu hatırlatır. Arap dili geleneği ise şairin hisseden ve idrak eden kişi olduğunu söyler. Farsça ve Osmanlıca şiir bu iki anlamı bir araya getirir. Şair önce dünyanın gizli güzelliğini hisseder, sonra onu dil aracılığıyla dokur. Belki de şiirin en derin anlamı tam olarak budur: Henüz söylenmemiş olanı hissetmek ve ardından başkalarının da onu hissedebileceği bir biçim yaratmak.

  • Üç yıl boyunca İznik’in karşı kıyısında yer alan Orhangazi’de yaşadım. Bu süre zarfında, Kafkasya muhacirleri tarafından kurulan Güneyköy’e, Şeyh Ebu Muhammed el-Medenî ve Şeyh Zeynelâbidîn Şerefüddîn ed-Dağıstânî hazretlerini ziyaret etmek amacıyla birkaç defa gittim. Yüz yıl önce, Tatar âlim Nurali b. Hasan da yolu bu köye düşenlerdendi. Şeyhler henüz hayattayken ziyaret etmiş ve bu anılarını «el-Avâtıfü’l-Hamîdiyye fîs-Siyâhati’n-Nûriyye» adlı kitabında kaleme almıştı. Notlarında geçen bir hadise şöyledir: Nurali, Şeyh Şerefüddîn’den kendisi için dua etmesini ister. Şeyh ise ona: “Şimdi mi dua edeyim, yoksa Ramazan’ın ilk gecesi mi?” diye sorar. Nurali seçimi şeyhe bırakır; şeyh de Ramazan’ın ilk gecesi dua edeceğini söyler. Nurali’nin kendi dilinden: Bana şöyle dedi: ‘Ramazan’ın ilk gecesi senin için daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir şekilde dua edeceğim.’ Sonra elimi tuttu, gözlerini kapattı ve uzun süre sessiz kaldı. Ne muazzam bir tevafuktur ki, resmî ziyaretimiz, saraya kabul edilişimiz ve Sultan’ın bize gösterdiği teveccüh, tam da Ramazan’ın ikinci gününe —yani şeyhin dua etmeye söz verdiği gecenin hemen ertesi gününe— denk geldi.” Nurali b. Hasan, İstanbul’da Sultan II. Abdülhamid’in sarayına kabul edilmiş, onunla ve şeyhleriyle birlikte teravih namazı kılmış, birinci dereceden Osmanlı Nişanı (Nişan-ı Osmanî) ile taltif edilmiş ve oğluyla birlikte Surre-i Hümâyûn Alayı ile hacca uğurlanmıştır.

  • Mustafa Kamil eş-Şeybî, Mısır’da Ebu’l-Alâ el-Afîfî danışmanlığında yüksek lisans çalışmasını yaptı ardından University of Cambridge’nde Arthur John Arberry danışmanlığında Şiilik ile tasavvuf arasındaki ilişki üzerine doktora tezini savundu. Sonrasında ise tek bir kalem darbesiyle Müslümanları iki gruba ayırdı. Akademideki Şiî anlatı başlı başına ilginç bir mesele; fakat bu anlatı böylesine yüksek akademik seviyelere sızdığında, Oxford ve Cambridge’in büyüsü gözle görülür şekilde sönmeye başlıyor.

  • İnsanlarla konuştukça ve tasavvuf tarihini inceledikçe bir şeyi giderek daha çok fark ediyorum. Belki bu hissin oluşmasında yapay zekânın her yere yayılmasının da bir etkisi vardır. Genellikle estetik ve güzellik ilahî olanla ilişkilendirilir; ben de daha önce bu çerçevede bir şeyler yazmıştım. Fakat bugün başka bir noktayı vurgulamak istiyorum: İnsan eliyle ortaya konan güzellik, mutlak bir kusursuzluğa yöneldiği ölçüde yapay ve bunaltıcı bir hâl alıyor. Bu dünya, Yüce Allah’ın yaratmasıdır; fakat bizim algımızda çoğu zaman kusursuz görünmez. Belki de güzelliğin derinliğine işaret eden şey tam da bu kusursuzluk eksikliğidir. Buna karşılık sınırlı bir sistem içinde ideal olanı üretme çabası, kaçınılmaz olarak insanın kendi sınırlılığının izlerini taşır. Birkaç dil bilen, son derece şık giyinen ve mümkün olan bütün icazetlere sahip bir entelektüel bizim nazarımızda cazip görünebilir. Fakat Hakikat bazen onda değil, yırtık pırtık elbiseler içinde dolaşan bir dervişin dilinde tecelli eder.

  • رضا الناس؛ لا مقدور، ولا مأثور، ولا مأمور. - ابن القيم. İnsanların rızasını kazanmak; ne mümkündür, ne gereklidir, ne de emredilmiştir. İbn Kayyım

  • Zünnûn el-Mısrî dedi ki: Sabır, muhalefetten uzak durmak, belanın boğaza dizilen acı lokmalarını yudumlarken sakin kalmak ve geçim sıkıntısı kapıya dayandığında bile (insanlara karşı) zengin (tok gönüllü) görünmektir. ​Denildi ki: Sabır, belanın yanında güzel bir edep ile durmaktır. ​Denildi ki: Sabır, hiçbir şikayet belirtisi göstermeden belanın içinde yok olmaktır. عدة الصابرين

  • Hayret etmek nefis bir his. Bazen bir şey seni öyle bir etkiler ki mevcut dünya tablona sığdıramazsın. Sen de o tabloyu büyük bir ilhamla yeniden yazmaya başlarsın.

  • Kibrit-i Ahmet’in Peşinde, s. 154

  • без подписи

  • İki gündür aile el yazmasını tarıyorum. Şimdiden yaklaşık 60 sayfayı bitirdim ama bu daha yarısı bile değil. İlginç olanlardan: 1. Catchword’un ne olduğunu öğrendim. Bizde buna müşîr, vasla veya vaslatü sahfa deniyor - sayfanın sonunda yazılan ve bir sonraki yaprağın başını gösteren kelime. Tatarca veya Türkçe mushaflardan Kur’an okuyanlar muhtemelen ne demek istediğimi anlayacaktır. 2. El yazmasının kapağı, S-80 ve S-100 sovyet traktörleri hakkındaki bir kılavuzun kapağı. Sebebini açıklamama sanırım gerek yok.

  • Erkek göçebedir, kadın yerleşik halktır. Erkek metafizik tarlalar arayarak sınırları aşar, bilinmeyene doğru yol alır. Kadın ise sahip olduğu dünyayı şekillendirir, düzen kurar, uygarlaştırmaya çalışır. Ancak göçebe er ya da geç yerleşik halkın kapısına dayanır. Çatışma kaçınılmazdır, ama bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Göçebe yıkar, ama yok etmez – aksine, yeni bir medeniyetin tohumlarını eker. Yerleşik halk yıkılır, ama kaybolmaz – aksine, geleni evcilleştirir, ona anlam kazandırır. Bu, yüzyıllardır süregelen bir döngüdür: hareket ve durağanlık, keşif ve düzen, kaos ve uyumun sonsuz dansı.

  • Akşamları üstadımız bize Kasiyun Dağı’ndan Şam’a açılan manzarayı, Hamidiye Çarşısı’nın tavanındaki deliklerden süzülen ışık huzmelerinin güzelliğini anlatırdı. As-Salahiyye semtindeki evinden, o eve duyduğu derin özlemden bahsederdi. Oraya döneceğiz, üstadım. Allah’ın izniyle bir sabah vakti, Kasiyun Dağı’ndaki o çay bahçesinde otururken, bize takdir ettiği bütün imtihanlar için Yüce Allah’a şükredeceğiz.

  • Müslümanlar için dillerin öğrenmesinde "كشف قديم / وضع جديد" (geçmişin araştırılması ve yeni bir tarzla açıklanması) yaklaşımı kullanılabilir. İlk kısım olan “Keşf-i Kadîm”, geçmişin (mirasımızın) araştırılmasını ifade eder. Bu, Arapça ve Farsça dillerinin öğrenilmesini zorunlu kılar, çünkü bu diller İslam kültürünün taşıyıcılarıdır. Buna kısmen Türkçe de eklenebilir. Sonrasında ise odak noktası ve hedeflere bağlı olarak Urduca, Hausa veya Tatarca gibi dilleri öğrenmekte serbestsiniz. İkinci bölüm olan “Vaz-ı Cedîd”, yeniyi inşa etmeyi (geleneği modern bir dille aktarmayı) ifade eder. Günümüzde küresel iletişim dili İngilizce’dir. Bölgenizin lingua franca’sını iyi bilmek hayati bir gerekliliktir. Örneğin, Bağımsız Devletler Topluluğu (Rusya, Kazakistan, Özbekistan vs.) ülkelerindeki Müslümanlar için bu dil Rusça, Güney Amerika’daki Müslümanlar için ise İspanyolcadır.

  • Şehadet Her geçen gün daha çok bir aynanın arkasında yaşıyor gibiyim. Geleneğin değerinden bahsedenler, onu ilk yok edenler oluyor. Hakikat iddiasında bulunanlar cahiller, güzellik ise adeta yeraltına itilmiş durumda. Beni her zaman sakinleştiren bir şey var: dünya ve içindeki her şey Allah’ın yaratımıdır. Yaratan tarafından yaratılmış bu dünya, insanın herhangi bir tasavvurundan her zaman daha derin ve güzeldir. Yaratılanda Yaratıcı’nın doğuştan gelen bir izi vardır; O’nu hatırlatan bir iz. Bu yüzden birçok sufi, kişisel iddialardan uzak bir şahitlik eden-gözlemci yaklaşımını benimsemiştir. Bu tutum kimilerine pasif gelebilir, ama öyle değildir. Şahitlik eden, yani Allah’ın yüceliğinin şahidi, Rabbinin hoşnut olacağı şekilde yaşar. Sorumlu olmadığı konularda iddiaları yoktur; ancak hayatını şahitliğine adar, onu Allah yolunda yaşar ve verir. Bu nedenle İslam geleneğinde şehide, yani yaşamıyla inancının hakikatine ‘şahitlik eden’ kişiye ‘şahid’ (şehit) denir. Yüce Allah "Kehf" suresinde şöyle buyuruyor: وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا "Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, hevesine uyan ve işleri boşa çıkan kimseye itaat etme." Allah, sadece Allah.

  • Hayırlı günler sevgili takipçiler. Bizzat gittiğim Bursa’da bilimsel ve sanatsal faaliyetler yürüten Şadırvanlı Han Akademisi kapatıldı, YouTube hesabı da Osmangazi Belediyesi tarafından kullanılmaya başlandı, tüm videoların düzeni oynatma listeleri bozuldu.…

  • Hayırlı günler sevgili takipçiler. Bizzat gittiğim Bursa’da bilimsel ve sanatsal faaliyetler yürüten Şadırvanlı Han Akademisi kapatıldı, YouTube hesabı da Osmangazi Belediyesi tarafından kullanılmaya başlandı, tüm videoların düzeni oynatma listeleri bozuldu. Twitter’de #şadırvanlıhanadokunma tagıyla ilim, felsefe ve sanat merkezinin kapatılmasına karşı çıkıyoruz. Siz de katılın.

  • “Batılı ülkeler Müslüman ülkelerin neresinde hakim olacakları hususunda mücadele etmektedirler. Onların kavgası boşunadır. İslam dünyası onlara değil, müslümanlara aittir…”

  • 1 апр. 2024 г.3 2131из nadidefotograf

    ABDUL HAMID, Thorsten Nordenfelt'in 1880'lerin ortasında Türkiye'ye sattığı iki denizaltıdan ikincisiydi (ilkinin adı ABDUL MECID'di) her iki gemi de Büyük Britanya'da bölümler halinde inşa edilmiş ve İstanbul’daki Tersane-i Amire tersanesinde monte edilmişti.

  • Boykot ürünleri - https://t.me/israiliboykot

  • 9 дек. 2023 г.3 526из dergahu

    Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur. (Cemil Meriç) Там, где есть угнетение, нейтралитет - бесчестие.