tgindex
كشف ونقول لعلي الحنفي

كشف ونقول لعلي الحنفي

Статистика
@nakliyyatарабский

ها نحن الأحناف أتباع سيد الأسلاف

Последний пост
11 авг.
Последнее чтение
14 авг.
Постов за неделю
1
Всего постов
24
Тип
открытый
Язык
арабский
В каталоге с
13 авг.
Подписчики
522
+1 за 2 дн.
Сутки
0
0,00%
Неделя
 
Месяц
 
Просмотров на пост
84
24 постов
Вовлечённость
16,1%
к подписчикам
Постов в день
0,1
всего 24
Упоминаний
0
каналов
Охват размещения
оценка
1/24сутки в ленте
47
1/48двое суток
53
1/72трое суток
58

Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.

Посты

  • ٧٣٩ - سمعت أبا محمد الحسن بن عثمان بن جابر، يقول سمعت أبا نصر أحمد بن يعقوب بن زاذان قال: بلغني أن أحمد بن حنبل، قرأ عليه رجل ﴿وما قدروا الله حق قدره والأرض جميعا قبضته يوم القيامة والسموات مطويات بيمينه﴾ قال: ثم أومأ بيده، فقال له أحمد: قطعها الله قطعها الله قطعها الله ثم حرد وقام Bir adam Ahmed b. Hanbel’e: "Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun yedindedir; gökler de O’nun sağ eliyle (yediyle} dürülmüştür" [Zümer: 67] ayetini okudu ve (mücessimeye meylederek) eliyle işaret etti. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel (teşbihten sakındırmak maksadıyla) ona: "Allah o elini kessin, Allah o elini kessin, Allah o elini kessin!" diyerek beddua etti; ardından hiddetlenip meclisten kalktı. — شرح أصول اعتقاد أهل السنة والجماعة – اللالكائي  دار طيبة - السعودية (٣ ‏/ ٤٧٩)

  • https://x.com/i/status/2086492625369002351

  • без подписи

  • без подписи

  • без подписи

  • Kısaca İmam Maturidi'nin usuli görüşleri. اراء الإامام الماتريدي الأصولية جمعا ودراسة للطالب محمد فاروق بسيوني خطاب

  • وأحكام الشرع هي ما فهمه الصحابة والتابعون وتابعوهم من كتاب الله وسنة رسوله على موجب اللسان العربي المبين، وعمل الفقهاء إنما هو الفهم من الكتاب والسنة وليس لأحد سوى صاحب الشرع دخل في التشريع مطلقا، ومن عد الفقهاء كمشرعين وجعلهم أصحاب شأن في التشريع فقد جهل الشرع والفقه في آن واحد وفتح من جهله باب التقول لأعداء الدين - كما هو مشهود - وأما المتأخرون من الفقهاء فليس لهم إلا أن يتكلموا في نوازل جديدة لا أن يبدوا آراء فى الشرع على خلاف ما فهمه من النصوص رجال الصدر الأول الذين هم أهل اللسان المطلعون على لغة التخاطب بين الصحابة قبل أن يعتورها تغيير وتحوير والمتلقون للعلم عن الذين شهدوا الوحي، فما فهموه من الشرع فهو المفهوم، وما أبعدوه عن أن يكون دليلا أن يتمسك به، وإنما يكون الكلام فيما لم يتكلموا فيه أو اختلفوا في حکمه، ومن تخيل حاجة الإسلام إلى مثل ذلك المصلح الألماني في النصرانية فقد أساء المقارنة بين الإسلام الذى نصوصه محفوظة كما بلغهالرسول - وبين النصرانية التي تاريخ كتبها المحرفة لا يدع مجالا للترقيع، فمن يلهج بالإصلاح في الإسلام من أغمار هذا العصر فقد إلى تلك الإساءة جمع الجهل بتاريخ الدين الإسلامى وتاريخ الكنيسة لكن صدق من نطق: «لتتبعن سنن من قبلكم». Şeriatın hükümleri; Sahâbe, Tâbiîn ve Etbâu't-Tâbiîn’in Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün sünnetinden, apaçık Arap dili uyarınca anladıkları şeylerden ibarettir. Fakihlerin amelî gayreti ise ancak Kitap ve Sünnet’ten fehmetmekten ibaret olup, Şâri‘den başka hiç kimsenin teşri hususunda mutlak olarak bir dahli yoktur. Fakihleri kanun koyucu (müşerri‘) sayan ve onları teşri makamında hak sahibi kılan kimse, aynı anda hem Şeriat’ı hem de Fıkıh’ı bilmezlik etmiş ve bu cehaletiyle —şahit olunduğu üzere— din düşmanlarına (din hakkında) laf kalabalığı etme kapısını açmıştır. Müteahhirîn fakihlere gelince; onların hakkı, Şeriat hakkında İlk Devir (Sadr-ı Evvel) ricalinin nasslardan anladıklarına aykırı görüşler serdetmek değil, ancak yeni vuku bulan meselelerde (nevâzil) kelam etmektir. Nitekim o İlk Devir ricali, henüz kendisine bir değişim ve tahrif arız olmadan önceki Sahâbe arası muhavere diline muttali olan dil ehlidir; ilmi de vahye şahitlik eden kimselerden ahzetmişlerdir. Dolayısıyla onların Şeriat’tan anladıkları şey asıl mefhumdur; tutunulacak bir delil olmaktan uzaklaştırdıkları şey de böyledir. Kelam ise ancak onların hakkında konuşmadıkları yahut hükmünde ihtilaf ettikleri hususlarda vaki olur. İslam’ın, Hristiyanlıktaki şu Alman reformcu (Luther) gibisine ihtiyaç duyduğunu hayal eden kimse; nassları Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği gibi mahfuz olan İslam ile, tahrif edilmiş kitaplarının tarihi yamalamaya imkân bırakmayan Hristiyanlık arasında kötü bir mukayesede bulunmuştur. Bu çağın tecrübesiz toy gençlerinden olup da İslam’da reform diye tutturan kimse ise bu kötü mukayeseye, İslam dininin tarihi ile Kilise tarihini bilmeme cehaletini de eklemiştir. Lakin şu sözü söyleyen ne kadar doğru söylemiştir: «Sizden öncekilerin yoluna aynen uyacaksınız.» مقالات الكوثري. من مقالة شرع الله في نظر المسلمين. في مكتبة التوفيقية 98

  • وأما معيار العموم فهو الاستثناء، فما جاز الاستثناء منه فهو عام، وما لم يجز الاستثناء منه فليس بعام. Âm lafzın ölçütüne (bir lafzın âm olup olmadığını anlama) gelince; o, istisnadır. Dolayısıyla kendisinden istisna yapılması caiz olan her (lafız) âmdır; kendisinden istisna yapılması caiz olmayan ise âm değildir. الخلاصة في أصول الفقه لحسن هيتو ٦١

  • لولا أصول الفقه لم يثبت من الشريعة قليل ولا كثير، فإن كل حكم شرعى لا بُدَّ له من سبب موضوع، ودليل يدل عليه وعلى سببه، فإذا ألغينا أصول الفقه ألغينا الأدلة، فلا يبقى لنا حكم ولا سبب، فإن إثبات الشرع بغير أدلته، وقواعدها بمجرد الهوى خلاف الإجماع Usûl-i fıkıh olmasaydı şeriatın ne azı ne çoğu sabit olabilirdi. Nitekim her bir şer'î hüküm, vazedilmiş bir sebebe ve gerek bu hükme gerekse onun sebebine delalet eden bir delile muhtaçtır. Dolayısıyla usûl-i fıkhı devre dışı bıraktığımızda delilleri de hükümsüz kılmış oluruz; neticede ortada ne bir hüküm ne de bir sebep kalır. Zira şeriatı delillerinden ve usul kaidelerinden soyutlayarak sırf heva ile ispat etmeye kalkışmak icmaa aykırıdır. نفائس الأصول في شرح المحصول ١/‏١٠٠ — القرافي (ت ٦٨٤)

  • 4 авг.98из ebulberaa

    كتاب التحدث بنعمة الله / الإمام السيوطي

  • ٧٥٦٠ - حدثنا هدبة بن خالد، حدثنا همام، حدثنا قتادة، حدثنا أنس، عن أبي موسى رضي الله عنه عن النبي ﷺ قال: «مثل المؤمن الذي يقرأ القرآن كالأترجة، طعمها طيب وريحها طيب، والذي لا يقرأ كالتمرة، طعمها طيب ولا ريح لها، ومثل الفاجر الذي يقرأ القرآن كمثل الريحانة، ريحها طيب وطعمها مر، ومثل الفاجر الذي لا يقرأ القرآن كمثل الحنظلة، طعمها مر ولا ريح لها.» Peygamber’den (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Kur’an okuyan müminin misali ağaç kavunu (etruccet) gibidir; tadı hoştur, kokusu da hoştur. Kur’an okumayan (müminin) misali ise hurma gibidir; tadı hoştur ama kokusu yoktur. Kur’an okuyan facirin misali reyhan gibidir; kokusu hoştur ama tadı acıdır. Kur’an okumayan facirin misali ise ebucehil karpuzu (hanzale) gibidir; tadı acıdır, kokusu da yoktur.» صحيح البخاري

  • 2 авг.961из istanbulilimhalkasi

    İslamî İlimler Tahsilinde Önemli Bir Şart: Metinleri Çağdaş Sorunsalları Bilerek Okumak İlim tahsil etmenin şartlarıyla ilgili İmam Cüveynî rahimehullah’a isnat edilen meşhur iki beyit vardır: قال ابن النجار في ذيل تاريخ بغداد (طبعة العلمية، ج16/ص44-45): قرأت على عبد الوهاب بن علي الأمين، عن عبد الخالق بن أحمد بن عبد القادر ابن محمد بن يوسف قال: أنشدنا أبو الحسن العبدري قال أنشدني أبو المعالي الجويني لنفسه: أخي لن تنال العلم إلا بستة ... سأنبئك عن تفصيلها ببيان ذكاء وحرص وافتقار وغربة ... وتلقين أستاذ وطول زمان Bu beyitlere göre ilim elde etmek için altı mühim şartın sağlanması gerekir: 1. Zeki olmak. 2. İlme iştiyak duymak. 3. İlme ihtiyaç hissetmek. 4. Rıhleye çıkmak. 5. Mahir hocaların yanında tahsil görmek. 6. Uzun zaman vermek. Bir ilim talebesinin bu şartların her biri üzerinde hususi olarak düşünüp onu bilfiil yerine getirip getirmediğini murakabe etmesi icap eder. Mezkûr şartlar arasında en az bilinen ve açıklanmaya en çok ihtiyaç duyan şart üçüncü şarttır. Bu şarta göre bir ilim talebesi muayyen bir ilmin tahsiline yönelirken bu ilme gerçekten muhtaç olmalı, yani içten gelen bir ihtiyaç hissine sahip olarak, tabiî bir arayış ve susayışla ilmin kapısını çalmış olmalıdır. Bir ilmi tahsil etmeden bu tür bir ihtiyaç hali hissetmek genelde o ilmi ilgilendiren önemli meselelerden ve etkileyici tartışmalardan haberdar olmak ve bu tartışmalarda hak ve hakikate ulaşmanın ancak ilgili ilmin tahsiliyle mümkün olduğunu düşünmekle gerçekleşir. Buna göre bugün İslamî ilimleri tahsil etmeye çalışan bir talebenin piyasadaki bazı hararetli tartışmalardan, çetrefilli sorunsallardan ve hak-batıl mücadelesinin muhtelif dinamiklerinden haberdar olması onun bu ilimlere olan ihtiyacı ciddi bir şekilde hissetmesini sağlar. Bu bağlamda bir talebenin tahsil etmeye çalıştığı metinlerden nitelikli bir surette istifade etmesi için bu metinlere belli bir arayışla yönelmesi, onlara sorular sorması ve muhtelif sorular ve sorunsallar üzerinden onlarla verimli bir diyaloğa girmesi gerekir. Aksi takdirde talebe genelde kendi düşünce dünyasını tekellüfle dahi olsa ilgili metnin paradigmasındaki tartışmalara adapte etmeye çalışacak ve sadece o paradigmanın sorunları ile boğuşacaktır. Çağdaş fikriyattaki sorunsalların farkında olan mahir bir müderris bu hususta çok ciddi bir yardımcı olduğu gibi talebenin ilim ve fikir sahasında bugün cereyan eden hak-batıl mücadelesini bilerek metinlerin başına oturması da çok önemli olmaktadır. Özellikle orta ve üst seviye metinlerde talebenin tahsil ettiği ilimle ilgili çağdaş disiplinlerin sorunsallarını ve incelemelerini bilerek okumalar yapması hayati bir husustur. Müptedi talebelerinse en azından “modern İslam düşüncesi” veya “çağdaş İslam düşüncesi” gibi başlıklar altında sürdürülüyor olan tartışmalardan ve diyalektiklerden haberdar olması beklenmektedir. Bununla alakalı olarak mesela Ebubekir Sifil hoca gibi âlimlerin çalışmalarını ve Rıhle dergisinin 18 sayıda yayınlanmış olan ve İslamî ilimlerin hemen her bir dalını yakından ilgilendiren makaleleri mütalaa etmek gayet faydalı olacaktır.

  • без подписи

  • 2 авг.841из AlUlumAnNafiah

    İmam Mâlik, el-Muvatta adlı eserinde Yahya b. Saîd'den şu şekilde rivayet etti: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir dişi deve hakkında şöyle dedi: “Bunu kim sağacak?” Bir adam kalktı ve: “Ben sağarım,” dedi. Peygamber Efendimiz ona: “Adın ne?” diye sordu. Adam: “Murre (مرّة)” dedi (Bu isim "acı" anlamına gelir). Resûlullah (s.a.v.): “Otur,” buyurdu. Sonra tekrar: “Bunu kim sağacak?” dedi. Başka biri kalktı: “Ben,” dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Adın ne?” diye sordu. Adam: “Harb (حرب)” dedi (Bu da "savaş" demektir). Resûlullah (s.a.v.): “Otur,” buyurdu. Sonra tekrar sordu: “Bunu kim sağacak?” Başka biri kalktı: Resûlullah (s.a.v.) ona: “Adın ne?” dedi. Adam: “Yaîş (يعيش)” dedi (Bu da “yaşar” anlamındadır). Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): “Sağ,” buyurdu. Şemsüddin eş-Şâmî, İbn Sa’d’ın Tabakât’ında buna benzer bir rivayeti naklettikten sonra şunu ekler: İbn Vehb’in rivayetinde şöyle geçer: Hz. Ömer (radıyallahu anh) kalkıp şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! Sen daha önce bize uğursuzluk saymaktan, kötüye yormaktan men etmiştin.” Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ben uğursuzluk saymadım; ancak güzel ismi tercih ettim.” KAYNAK:İNARETUDDUCE Fİ MEĞAZİ HAYRİLVERA SAYFA:255-256 MÜELLİF:HASAN B. MUHAMMED ELMEŞAT

  • 2 авг.74из AlUlumAnNafiah

    PEYGAMBER EFENDİMİZ ﷺ GÜZEL İSİM VERME HASSASİYETİ "Resûlullah ﷺ kötü ismi güzel bir isimle değiştirirdi. (Bir adam geldi, adı 'Asram'dı,(kaba, sert) onu 'Zur‘a' (bereketli) olarak isimlendirdi. Bir başkası geldi, adı 'Mudtaci‘ (yani yatan, tembel) idi, onu 'Munba‘is' (yani harekete geçmiş, gayretli) olarak isimlendirdi. Hz. Ömer’in (Radıyalllahu anhu) bir kızı vardı, adı 'Asiye' (isyankâr) idi, Peygamber ﷺ onun adını 'Cemile' (güzel) olarak değiştirdi." KAYNAK:HAŞİYETU İBN ABİDİN SAYFA:141 (KİTABULHAZRVELİBAHA) MÜELLİF:MUHAMMED EMİN B. ÖMER İBN ABİDİN

  • هاهنا نظر الاحتياط للعبادة إذا صار العمل في الاعتبار من المتشابهات. واعلموا أنه حيث قلنا: إن العمل الزائد على المشروع يصير وصفا لها أو كالوصف؛ فإنما يعتبر بأحد أمور ثلاثة: إما بالقصد، وإما بالعادة، وإما بالشرع. أما بالقصد فظاهر؛ بل هو أصل التشريع في المشروعات بالزيادة أو النقصان. وأما بالعادة؛ فكالجهر والاجتماع في الذكر المشهور بين متصوفة الزمان؛ فإن بينه وبين الذكر المشروع بونا بعيدا، إذ هما كالمتضادين عادة، وكالذي حكى ابن وضاح عن الأعمش عن بعض أصحابه، قال: مر عبد الله برجل يقص في المسجد على أصحابه وهو يقول: سبحوا عشرا، وهللوا عشرا: فقال عبد الله: إنكم لأهدى من أصحاب محمد ﷺ أو أضل، بل هذه (يعني أضل)، وفي رواية عنه: أن رجلا كان يجمع الناس، فيقول: رحم الله من قال كذا وكذا مرة سبحان الله، قال: فيقول القوم، ويقول: رحم الله من قال كذا وكذا مرة الحمد لله، قال: فيقول القوم، قال: فمر بهم عبد الله بن مسعود رضي الله عنه، فقال لهم: هديتم لما لم يهد نبيكم! وإنكم لتمسكون بذنب ضلالة. وذكر له أن ناسا بالكوفة يسبحون بالحصى في المسجد، فأتاهم وقد كوم كل رجل منهم بين يديه كوما من حصى؛ قال: فلم يزل يحصبهم بالحصى حتى أخرجهم من المسجد، ويقول: لقد أحدثتم بدعة وظلما، وقد فضلتم أصحاب محمد ﷺ علما. فهذه أمور أخرجت الذكر [عن وصفه] المشروع؛ كالذي تقدم من النهي عن الصلاة في الأوقات المكروهة، أو الصلوات المفروضة إذا صليت قبل أوقاتها؛ فإنا قد فهمنا من الشرع القصد إلى النهي عنها، والمنهي عنه لا يكون متعبدا [به]، وكذلك صيام يوم العيد. Burada, amelin değerlendirilmesinde müteşâbihâttan sayılması durumunda ibadete ilişkin ihtiyat nazarı söz konusudur. Bilesiniz ki meşru olana ziyade edilen amelin, o ibadetin bir vasfı yahut vasfı mesabesinde olacağını söylediğimiz her yerde bu durum ancak üç şeyden biriyle dikkate alınır: Ya kasıtla, ya âdetle yahut şer'le. Kasıt ile olana gelince; bu açıktır, hatta ziyade yahut noksanlık ile amellerin meşru kılınmasının aslı zaten budur. Âdet ile olana gelince; zamanımız mutasavvıfları arasında meşhur olan zikirdeki cehr (sesli yapma) ve toplu halde bulunma gibi hususlardır. Zira bununla meşru olan zikir arasında büyük bir mesafe vardır; nitekim âdet bakımından ikisi birbirine zıt gibidir. İbn Vaddâh’ın el-A‘meş’ten, onun da bazı arkadaşlarından naklettiği şu rivayet de böyledir: Abdullâh (b. Mes‘ûd), mescitte arkadaşlarına kıssa anlatıp "On defa tesbih getirin, on defa tehlil getirin" diyen bir adamın yanından geçti ve: "Siz ya Muhammed’in (s.a.v.) ashabından daha hidayet üzerinesiniz yahut daha sapkınsınız; aksine işte bu (yani daha sapkınsınız)" dedi. Ondan gelen bir diğer rivayette ise şöyle denmiştir: Bir adam insanları toplar ve "Şu kadar defa 'Sübhânallâh' diyen kimseye Allah rahmet etsin" der, cemaat de söylerdi; "Şu kadar defa 'Elhamdülillâh' diyen kimseye Allah rahmet etsin" der, cemaat yine söylerdi. Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.) onların yanından geçti ve şöyle dedi: "Peygamberinizin hidayet olunmadığı bir şeye hidayet olundunuz! Şüphesiz ki siz bir dalalet kuyruğuna tutunmaktasınız." Yine kendisine Kûfe’de bazı insanların mescitte çakıl taşlarıyla tesbih çektiği zikredilince yanlarına geldi. Her bir adam önüne bir yığın çakıl taşı koymuştu. Onları mescitten çıkarıncaya kadar üzerlerine çakıl taşları atmaya devam etti ve şöyle diyordu: "Andolsun ki bir bid'at ve zulüm ihdas ettiniz; ilim bakımından Muhammed’in (s.a.v.) ashabını geçtiniz!" İşte bunlar, zikri meşru olan vasfından çıkaran hususlardır. Nitekim mekruh vakitlerde namaz kılmaktan yahut farz namazlar vakitlerinden önce kılındığında menedilmekten daha önce geçen hususlar da böyledir. Zira biz Şâri‘den bunları nehyetme kastını anladık; nehyedilen şey ile de ibadet edilemez. Bayram günü oruç tutmak da böyledir. الاعتصام للشاطبي ت الهلالي 1/506 وفي دار ابن حزم 194

  • 2 авг.701из AlUlumAnNafiah

    Kişi, oturup kalkacağı kimseleri dini hassasiyetine göre belirler. Hiç kimseyi hak ettiğinden fazla yüceltmez; çünkü bu, onu saptırır ve kendisini unutturur. Kimseyi de hak ettiğinden aşağı görmez; çünkü bu da onun düşmanlığını çeker. Her topluluğun değerli kişisini, kendi makamına göre ikram eder — isterse kâfir olsun. Alçakgönüllü olana tevazu gösterir; kibirli olana ise kibirle karşılık verir. KAYNAK :ELHEDİYYETULALAİYYE SAYFA:320 MÜELLİF:ALAUDDİN ABİDİN

  • وينبغي أن يؤذن له بعد الانصراف من الكتاب أن يلعب لعبا جميلا يستريح إليه من تعب المكتب بحيث لا يتعب في اللعب فإن منع الصبي من اللعب وإرهاقه إلى التعلم دائما يميت قلبه ويبطل ذكاءه وينغص عليه العيش حتى يطلب الحيلة في الخلاص منه رأسا Çocuğun mektepten ayrıldıktan sonra, ders yorgunluğunu üzerinden atacağı, ancak kendisini yormayacak güzel bir oyun oynamasına izin verilmelidir. Zira çocuğun oyundan alıkonulması ve sürekli öğrenmeye zorlanması kalbini öldürür, zekasını köreltir ve yaşama sevincini kaçırır; hatta (bu durumdan) tamamen kurtulmanın çarelerini aramasına sebep olur. — إحياء علوم الدين – دار المعرفة (٣ ‏/ ٧٣)

  • نا حكم بن منذر قال نا يوسف بن أحمد قال نا أبو العباس الفارض قال نا محمد بن اسمعيل الصائغ قال نا داود بن المحبر قال قيل لأبي حنيفة المحرم لا يجد الإزار يلبس السراويل قال لا ولكن يلبس الإزار قيل له ليس له إزار قال يبيع السراويل ويشتري بها إزارا قيل له فإن النبي ﷺ خطب وقال (المحرم يلبس السراويل إذا لم يجد الإزار) فقال أبو حنيفة لم يصح في هذا عندي عن رسول الله ﷺ شئ فأفتى به وينتهى كل امرى إلى ما سمع وقد صح عندنا أن رسول الله ﷺ قال (لا يلبس المحرم السراويل) فننتهي إلى ما سمعنا قيل له أتخالف النبي ﷺ فقال لعن الله من يخالف رسول الله ﷺ به اكرمنا الله وبه استنقذنا Bize Dâvûd b. el-Muhabber anlatıp dedi ki: Ebû Hanîfe’ye "İhramlı kimse izâr bulamazsa şalvar giyer mi?" diye soruldu. O da: "Hayır, fakat izâr giyer" dedi. Kendisine: "İzârı yoksa?" denildi. O: "Şalvarı satar ve onunla bir izâr satın alır" dedi. Kendisine: "Hz. Peygamber (s.a.v.) hutbe okuyup 'İhramlı kimse izâr bulamadığı takdirde şalvar giyer' buyurmuştur" denildi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe şöyle dedi: "Bu hususta Resûlullah’tan (s.a.v.) bana sahih bir rivayet ulaşmadı ki onunla fetva vereyim. Her kişi işittiği bilgiye göre hareket eder. Bize göre Resûlullah’ın (s.a.v.) 'İhramlı kimse şalvar giymez' buyurduğu sahih olarak sabittir; biz de işittiğimiz hükümle amele nihayet veririz." Kendisine: "Sen Hz. Peygamber’e (s.a.v.) muhalefet mi ediyorsun?" denildi. O da şöyle cevap verdi: "Resûlullah’a (s.a.v.) muhalefet edene Allah lanet etsin! Allah bizi O’nunla şereflendirmiş ve O’nunla kurtuluşa erdirmiştir." — الانتقاء في فضائل الثلاثة الأئمة الفقهاء – دار الكتب العلمية (١٤٠)

  • واللوح المكتوب عليه آية تامة كالمصحف(٣). (٣) فأولى أن يكون الهاتف الذي تظهر على شاشته صفحة تامة من المصحف آخذا لأحكام المصحف حال ظهورها، وذلك أن اللوح يكتب فيه ويمسح عنه، فإذا كتب كان كالمصحف، وإن مسح كان لوحا. قال الحصكفي في الدر المختار (ص: ٢٩): (و) يحرم (به) أي، بالأكبر (وبالأصغر) مس مصحف، أي: ما فيه آية، كدرهم وجدار. Üzerinde tam bir ayet yazılı olan levha da mushaf gibidir (3). (3) Nitekim ekranında mushaftan tam bir sayfa beliren telefonun, o sayfa görünür haldeyken mushafın hükümlerini alması evleviyetle geçerlidir. Zira levha üzerine (yazı) yazılan ve silinebilen bir şeydir; yazıldığı zaman mushaf gibi olur, silindiğinde ise (sadece bir) levha haline gelir. Hasfakî *ed-Dürrü'l-Muhtâr*’da (s. 29) şöyle demiştir: "(Ve) büyük (abdestsizlik/cünüplük) (ile) (ve küçük abdestsizlik ile) mushafa -yani bir ayet bulunsa dahi dirhem ve duvar gibi şeylere- dokunmak haramdır." — الجواهر من فقه الحنفية – علق عليه: الدكتور محمد أيمن بن الشيخ أحمد الجمال الحنفي. دار السمان (٣٨٨)