Selefi-Eseri Reddiyeler
СтатистикаBatıl Fırkalara Yönelik Reddiyeler ve Münazaralar İletişim: @TevhidAkidesi_bot
- Последний пост
- 3 авг.
- Последнее чтение
- 13 авг.
- Постов за неделю
- 0
- Всего постов
- 21
- Тип
- открытый
- Язык
- турецкий
- В каталоге с
- 13 авг.
- 1/24сутки в ленте
- 169
- 1/48двое суток
- 193
- 1/72трое суток
- 208
Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.
Посты
https://t.me/hakikatler/379
Şeyh İshak'ın kendi dönemindeki Mısır gibi İslama intisap eden şirk diyarlarını misal vererek böyle ülkelerde müslüman ya da Yahudi gibi kestiği helal olduğu bilinenler dışında etlerin helal olmadığını söylemesi ve bu diyarların ahalisinin şehadet getirmesine itibar etmemesi üzerinde düşünülmelidir.
без подписи
без подписи
Buraya kadarki nakiller asli kafirlerin yaşadığı diyarlarla alakalıdır. İslama intisap eden müşriklerin yaşadığı diyarlarla alakalı olarak da Necdi ulemadan İshak bin Abdirrahman Al'uş Şeyh şöyle demektedir:
без подписи
без подписи
без подписи
без подписи
Şimdi inşallah -Allah hidayet etsin- "Abdulcebbar el Azeri" isimli şahsın "Helal Et" adlı risalesinden, söz konusu istishab kaidesinin et meselesine nasıl uygulandığına dair bazı nakillerde bulunacağız.
Bununla alakalı İmam Ahmed der ki: Bu böyledir, çünkü kişinin bir dar içinde bulunması durumunda asıl olan bu kişinin o dar’ın ehlinden olmasıdır. Ondan dolayı o kişiye dar ehlinin hükmü uygulanır, ta ki bunun aksine bir delil bulununcaya kadar.”
Bismillah. Yazdıklarımız şeytanları harekete geçirmişe benziyor! Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.
Bu sadece Hanbelilerin değil, diğer alimlerin de kabul ettiği bir kaidedir. Malikilerin bu husustaki görüşü “et-Tac ve’il İklil” adlı kitaplarında şöyle nakledilmektedir: إنْ وُجِدَ مَيِّتٌ بِفَلَاةٍ لَا يُدْرَى أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ فَلَا يُغَسَّلُ وَلَا يُصَلَّى عَلَيْهِ قَالَهُ ابْنُ الْقَاسِمِ. قَالَ: وَأَرَى أَنْ يُوَارَى. قَالَ: وَكَذَلِكَ لَوْ وُجِدَ فِي مَدِينَةٍ مِنْ الْمَدَائِنِ فِي زُقَاقٍ وَلَا يُدْرَى أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ قَالَ ابْنُ رُشْدٍ: وَإِنْ كَانَ مَخْتُونًا فَكَذَلِكَ لِأَنَّ الْيَهُودَ يَخْتَتِنُونَ. قَالَ ابْنُ حَبِيبٍ: وَمِنْ النَّصَارَى أَيْضًا مَنْ يَخْتَتِنُ “İbnu’l Kasım demiştir ki: Issız bir yerde, müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen bir ölü bulunsa yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Fakat gömülmesini uygun görürüm. Aynı şekilde şehirlerde bir sokakta böyle müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen bir ölü bulunsa onun da hükmü aynıdır. İbn Rüşd dedi ki: Sünnetli olsa bile böyledir. Zira Yahudiler de sünnet olmaktadır. İbn Habib dedi ki: Hristiyanlardan da sünnet olan vardır.” (Abderi, et-Tac ve’il İklil, 3/71)
Hanbeli fukahasından İbn Kudame (rh.a) bu hususta şöyle demiştir: وَإِنْ وُجِدَ مَيِّتٌ، فَلَمْ يُعْلَمْ أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ، نُظِرَ إلَى الْعَلَامَاتِ، مِنْ الْخِتَانِ، وَالثِّيَابِ، وَالْخِضَابِ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ عَلَيْهِ عَلَامَةٌ، وَكَانَ فِي دَارِ الْإِسْلَامِ، غُسِّلَ، وَصُلِّيَ عَلَيْهِ، وَإِنْ كَانَ فِي دَارِ الْكُفْرِ، لَمْ يُغَسَّلْ، وَلَمْ يُصَلَّ عَلَيْهِ. نَصَّ عَلَيْهِ أَحْمَدُ؛ لِأَنَّ الْأَصْلَ أَنَّ مَنْ كَانَ فِي دَارٍ، فَهُوَ مِنْ أَهْلِهَا، يَثْبُتُ لَهُ حُكْمُهُمْ مَا لَمْ يَقُمْ عَلَى خِلَافِهِ دَلِيلٌ “Eğer bir meyyit (ölü) bulunursa, ve müslüman mı yoksa kafir mi olduğu bilinmezse; hitan (sünnet), elbise, hidab (boya) gibi alametlere bakılır. Eğer alamet bulunmazsa o zaman, meyyit Daru’l-İslam’da ise cenazesi yıkanır ve namazı kılınır. Meyyit Daru’l-Küfürde ise cenazesi yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Bununla alakalı İmam Ahmed der ki: Bu böyledir, çünkü kişinin bir dar içinde bulunması durumunda asıl olan bu kişinin o dar’ın ehlinden olmasıdır. Ondan dolayı o kişiye dar ehlinin hükmü uygulanır, ta ki bunun aksine bir delil bulununcaya kadar.” (Muğni, 2/404, 1638)
Dar’ul küfür’de veya daha genel bir tabirle kafirlerin kahir ekseriyetini teşkil ettikleri bölgelerde tanınmayan, başka bir tabirle mechul’ul hal (durumu mechul) bir kimseye kafir muamelesi yapılır. Aynı şekilde Dar’ul İslam’da da durumu bilinmeyen kişiye müslüman muamelesi yapılır. Bu tip hükümlerin dayanağı fıkıh usulünde istishab olarak bilinen kaidedir. İstishab veya istishab’ul hal denilen bu delillendirme yöntemini Şafii usulcülerden İsnevi (v. 772) şöyle tarif etmiştir: استصحاب الحال, وهو عبارة عن الحكم بثبوت أمر في الزمان الثاني بناء على ثبوته في الزمان الأول “İstishab’ul hal; bir şeyin önceki bir zamanda sabit olmasına binaen ikinci (veya sonraki) bir zamanda da sabit olduğuna hükmetmek demektir.” İstishabı bir şeyin aksi isbatlanmadıkça asli hükmü üzere kalması olarak da tarif edebiliriz.
Yalancı peygamber Müseyleme ve ashabı, keza zekat vermeyenler gibi diğer mürtedlerin hepsi kelime-i şehadet getirdiği halde sahabe, onların ülkelerini dar'ur ridde olarak görmüş ve mechul'ul hal olan yani akidesi bilinmeyen herkese de ta ki aksini izhar edinceye…
Yalancı peygamber Müseyleme ve ashabı, keza zekat vermeyenler gibi diğer mürtedlerin hepsi kelime-i şehadet getirdiği halde sahabe, onların ülkelerini dar'ur ridde olarak görmüş ve mechul'ul hal olan yani akidesi bilinmeyen herkese de ta ki aksini izhar edinceye kadar mürted muamelesi yapmıştır. Bu nakledilen Mücae kıssası ve benzerleri bunun açık delilidir. Kısacası çoğunluğu şirk ve riddet ehlinden oluşan diyarların ahalisi İslama intisap etse bile açık bir şekilde tevbesini izhar edenler dışında bütün ahalinin kafir muamelesi göreceği hususu sahabenin icmasıyla sabittir. Şeariyye/alametçi akidesini savunan muhaliflerin buna getirebilecekleri hiç bir izah da mevcut değildir. Hamd bin Atik rahimehullah'ın Dar'ul Harb hakkındaki risalesinde geçen sözleri bu kaidenin Necdi ulema tarafından kendi dönemlerindeki şirk beldelerine aynen tatbik edildiğini göstermektedir. Muhaliflerin buna da getirecekleri müstakim bir açıklama yoktur. Daha fazlasını ve daha açığını da nakledeceğiz inşallah...
“...Hiçbir nefis, başkasının günahını yüklenmez...” Bunun üzerine Halid kendisine şöyle dedi: “Ey Muccâ’e! Sen bugün, dün üzerinde bulunduğun şeyi terkettin. Sen Yemame halkının en saygıdeğer kişisi olduğun halde, sessiz kalarak bu yalancının işine rıza gösterdin. Sen sessiz kalmak suretiyle Müseyleme'yi ve getirdiklerini kabul etmişken benim geldiğimi öğrendin. Neden gelip özür beyan etmedin ve diğer konuşanlar gibi konuşmadın? Sümame ve Yeşkuri de konuştular ve de red ve inkar ettiler. Eğer "Ben kavmim adına korktum" diyorsan, bu durumda bana gelemez veya bir elçi gönderemez miydin?” Bunun üzerine Muccâ’e:"Ey İbni Muğire! Bütün bunları bağışlayamaz mısın?' dedi. Halid de: “Canını bağışlasam da, seni (tümüyle) serbest bırakma konusunda halen içimde sıkıntı var" dedi.” Şeyh Abdurrahman bin Hasen (rh.a) “el-Mevrid’ul Azeb’uz Zulal” adlı eserinde bu hadiseyi naklettikten sonra şöyle demektedir: فتأمل كيف جعل خالدٌ سكوتَ مجَّاعة رِضًى بما جاء به مسيلمة وإقرارًا “Düşün ki Halid, Muccâ’e’nın susmasını nasıl da Müseyleme’nin getirdiği şeye razı olup onu kabullenmesi olarak değerlendirmiştir?” Bu imamlar bu sözleri her ne kadar daha ziyade dinin açığa vurulması konusunda zikretmiş olsalar da bilhassa Muccâ’e kıssasını zikretmeleri bizim konumuza da ışık tutmaktadır. Zira görüldüğü üzere Halid, gerek Muccâ’e’ya gerekse bütün Beni Hanife kabilesine mürted muamelesi yapmış ve içlerinden ancak Muccâ’e gibi dinini izhar edip üstelik kavminin içinde bulunduğu küfürden beraatini ortaya koyanları serbest bırakmıştır. Hamd bin Atik de bu amaçla bu kıssayı zikretmiştir. Dar’ul küfür’de yaşayan herkes –yukarda anlatıldığı üzere- zahiren kafir muamelesi görür. Kafir muamelesi görmek istemeyen kimsenin yapacağı şey akidesini izhar etmek ve kavminin üzerinde bulunduğu küfürler ne ise onlardan beri olduğunu açıkça ortaya koymaktır. " (Halkların Hükmü risalesindeki ilgili yerden alınmıştır.)
Hamd bin Atik rahimehullah'ın konuyla alakalı başka bir sözü: Hamd bin Atik en-Necdi (rh.a) “Sebil’un Necat” adlı risalesinde küfür diyarlarında yaşayan kimselerin kendi kavimlerinin küfürlerinden teberri etmesi gerektiğini şöyle izah etmektedir: فاعلم أن الكفر له أنواع وأقسام تتعدد بتعدد المكفرات، وقد تقدم بعض ذلك، وكل طائفة من طوائف الكفر فلا بد أن يشتهر عندها نوع منه، ولا يكون المسلم مظهرا لدينه، حتى يخالف كل طائفة بما اشتهر عندها، ويصرح لها بعداوته، والبراءة منه، فمن كان كفره بالشرك، فإظهار الدين عنده التصريح بالتوحيد، أو النهي عن الشرك والتحذير منه، ومن كان كفره بجحد الرسالة، فإظهار الدين عنده التصريح بأن محمدا رسول الله صلى الله عليه وسلم، والدعوة إلى اتباعه. ومن كان كفره بترك الصلاة، فإظهار الدين عنده فعل الصلاة، والأمر بها، ومن كان كفره بموالاة المشركين والدخول في طاعتهم، فإظهار الدين عنده التصريح بعداوته، والبراءة منه ومن المشركين وبالجملة فلا يكون مظهرا لدينه، إلا من صرح لمن ساكنه من كل كافر ببراءته منه، وأظهر له عداوته لهذا الشيء الذي صار به كافرا وبراءته منه، ولهذا قال المشركون للنبي صلى الله عليه وسلم: عاب ديننا وسفّه أحلامنا، وشتم آلهتنا “Bilindiği gibi küfrün çeşitleri ve kısımları vardır. O kadar ki kafirlerin sayısı kadar küfür çeşidi vardır. Bunların bir kısmı daha önceki sayfalarda ele alınmıştı. Her kafir taifenin, kendi aralarında yaygın olan bir küfür çeşidi vardır. Müslüman olan bir kimse kendi döneminde her taifenin yanında yaygın olan hususlara muhalefet edip onlara karşı düşmanlığını gösterip onlardan beri olmadıkça dinini izhar etmiş sayılmaz. Eğer içinde bulunduğu toplumun küfrü şirk koşmak ise; o müslümanın dinini izhar etmesi demek tevhidi açıkça ilan etmek veya onları şirkten menetmek, ondan sakındırmaktır. Eğer içinde bulunduğu toplumun küfrü, peygamberliği inkar etmek ise; bu durumdaki birinin dinini izhar etmesi için yapılacak şey, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Allah'ın Rasûlü olduğunu açıkça söylemek ve de ona tabi olmaya davet etmektir. Eğer onların küfrü namaz kılmamaları ise; dinini izhar etmesi namaz kılarak ve onlara da namaz kılmalarını emrederek olur. Eğer, müşriklere dostluk göstermeleri ve onların itaati altına girmeleri sebebiyle küfürde bulunuyorlarsa; onlara karşı düşmanlığını belirtmeli, onlardan ve diğer müşriklerden beri olduğunu ortaya koymalıdır. Kısaca; bir kimse, birlikte yaşamakta olduğu her bir kafirden beri olup onların küfre düştüğü hususlarda onlara karşı düşmanlığını ve beraetini ilan etmedikçe dinini izhar etmiş, açığa vurmuş sayılmaz. Bu sebeple müşrikler, Rasûlul-lah sallallahu aleyhi ve sellem için şöyle diyorlardı: "Dinimizi ayıplıyor, akıllarımızla alay ediyor, ilahlarımıza dil uzatıyor." Şeyh (rh.a) ardından şu kıssayı nakletmektedir: وفي السيرة: أن خالد بن الوليد، لما وصل إلى العرض في مسيره إلى أهل اليمامة، لما ارتدوا قدم مائتي فارس، وقال: من أصبتم من الناس فخذوه. فأخذوا مجاعة، في ثلاثة وعشرين رجلا من قومه، فلما وصل إلى خالد، قال له: يا خالد، لقد علمت أني قدمت إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، فبايعته على الإسلام، وأنا اليوم على ما كنت عليه أمس. فإن يك كذابا قد خرج فينا فإن الله يقول: {ولا تزر وازرة وزر أخرى} فقال: يا مجاعة، تركت اليوم ما كنت عليه أمس، وكان رضاك بأمر هذا الكذاب وسكوتك عنه وأنت أعز أهل اليمامة، وقد بلغك مسيري إقرارا له ورضاء بما جاء به، فهلا أبديت عذرا، وتكلمت فيمن تكلم!، فقد تكلم ثمامة فرد وأنكر، وتكلم اليشكري، فإن قلت: أخاف قومي، فهلا عمدت إليّ، أو بعثت إلي رسولا، فقال: إن رأيت يا ابن المغيرة أن تعفو عن هذا كله!!، فقال: قد عفوت عن دمك، ولكن في نفسي حرج من تركك Siyer kaynaklarında belirtildiği gibi; Yemame halkı mürted olduğu zaman Halid b. Velid onlara düzenlediği seferinde ‘Irz(i Şimam) bölgesine ulaştığı zaman, onlara iki yüz atlıyı öncü olarak gönderdi ve "Halktan kime rastlarsanız, yakalayın" dedi. Giden atlılar da, Muccâ’e ile birlikte 23 kişi yakaladılar. Muccâ’e, Halid'e ulaştığında dedi ki: "Ey Halid! Sen de biliyorsun ki, ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve İslam üzere ona biatta bulundum ve ben bugün de dün üzerinde bulunduğum şey üzereyim. Yalancı (yani Mü-seyleme) bizim aramızdan çıkmıştır ancak Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
Açıkça görüldüğü üzere Necdi ulemanın büyüklerinden olan Hamd bin Atik rahimehullah, tevhidin hakim olmadığı birtakım diyarlara, ahalisi İslama intisap ettiği ve namaz vb birtakım şiarları izhar ettikleri halde darul harp hükmü vermiş ve bu diyarlara ve de içindeki ahaliye umum olarak küfür hükmü verileceğini; hali bilinmeyen birtakım müslümanların orada bulunmasının bu hükmü değiştirmeyeceğini ifade etmiştir. Şeyh rahimehullah bu hususta kelime-i şehadet, namaz gibi alametleri izhar edenleri de ayırd etmemiştir. Şeyhin buna benzer başka fetvaları da vardır ki devrindeki muvahhid alimlerden bunlara muhalefet eden bilinmemektedir. Şeyh rahimehullah'ın kendi dönemindeki beldelerle alakalı dediği ne ise bizim de kendi dönemimizdeki beldeler ve halkları hakkındaki dediğimiz şey tamamen aynıdır. Birileri bundan dolayı bize Harici diyorlarsa acaba aynı hükmü Şeyh rahimehullah hakkında da verebilecekler mi merak ediyoruz...