Tuvalin Ötesi
СтатистикаResimlerin fısıldadığı hikâyeler, heykellerin yankılanan çığlıkları ve mitlerin zaman tanımayan sırları burada. Görmenin ötesine geçmeye, tuvalin ardındaki derinlikleri keşfetmeye hazır mısınız?
- Последний пост
- 29 июл.
- Последнее чтение
- 14 авг.
- Постов за неделю
- 0
- Всего постов
- 20
- Тип
- открытый
- Язык
- турецкий
- В каталоге с
- 14 авг.
- 1/24сутки в ленте
- 234
- 1/48двое суток
- 268
- 1/72трое суток
- 289
Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.
Посты
https://www.instagram.com/p/DbXfhsIiP97/?utm_source=ig_web_copy_link Görmediğimiz fırtınanın kaptanı, yürümediğimiz yolun rehberi olmak kolaydır. Yürümediğimiz her yol bize düz gelir; taşını da dikenini de ancak basan bilir. Dışarıdan bakıp 'Ben olsam yapmazdım' demek bir bakıma kibrin maskesidir. Oysa büyük konuşanlara tek bir davet yeter: 'Bu yol kolay diyorsunuz ya, buyurun bir gün de siz yürüyün.' İşte o zaman herkes geride durur, susar. Çünkü yükü taşımak cesaret ister, yük hakkında ahkâm kesmekse bedavadır...
без подписи
Bugün, tarihin en hüzünlü ve vakur sahnelerinden birine; Lady Jane Grey'in İdamı'na yakından bakıyoruz. 🖼️ Sadece dokuz gün süren bir kraliçelik ve bembeyaz bir elbisenin içindeki o çaresiz ama asil duruş... Paul Delaroche'un bu eşsiz eserini, ardındaki trajediyi ve felsefeyi YouTube kanalımda anlattım. Videonun tamamını buradan izleyebilir, yorumlarınızla bu derin hikâyeye ortak olabilirsiniz: https://youtu.be/Iva4V6m89bc?si=3s7wr-incFBrJoOC
https://youtube.com/@tuvalin_otesi?si=I-xppNja5FbA_MYz
Sonunda YouTube kanalını açtım ve eserleri seslendirmeye başladım. Kalite şu an için biraz yerlerde olabilir, bu konuda bizzat ben de hayrete düşmüş durumdayım :) Yine de merak edenler için linki aşağıya bırakıyorum, profesyonellik beklemeyin ama bir göz atın derim
без подписи
Youtube da incelemeleri seslendirmeyi dusunuyorum arkadaslar. Sizin fikriniz nedir? Daha once paylastiklarim icinde seslendirmemi istediginiz var mi?
23 Nisan kutlu olsun
Bugün hepimizi en derinden etkileyen adalet "sizlik" üzerine bir tablodan konuşacağız. Hepimizin bildiği ve öfke duyduğu o konu... Ve hepimizin yakından tanıdığı, resimdeki o detaylar. Gabriel Metsu’nun "Adaletin Zaferi" adlı bu tablosunu yakından inceleyelim. Resmin tam ortasında, Roma mitolojisinde adaleti, doğruluğu ve hakkaniyeti simgeleyen tanrıça Justitia’yı görüyoruz. Bu figür; gözleri bağlı, bir elinde kılıç, diğer elinde terazi bulunduran bir kadındır. Gözlerinin "kör" olması; kişinin gücüne, statüsüne ve parasına bakılmaksızın adaletin sağlanmasını ifade eder. Bu kısımda yüzünüzdeki o acı gülümsemeyi görmesem de hissediyorum. Neyse, devam edelim... Elindeki terazi; adaletin objektif, dengeli ve tarafsız dağıtılmasını, haklının hakkını almasını temsil eder. Kılıç ise adaletin caydırıcılığını, gücünü ve verilen kararların uygulanmasındaki kararlılığı ifade eder. Justitia’yı günümüzde mahkeme salonlarında, adalet temasının olduğu birçok yerde görebiliriz. Çok komik değil mi? Yıllar öncesinden bu kadar net anlatılan adaletin günümüzde tam tersini yaşanması... İnsanlık olarak başladığımız yerin çok gerisindeyiz. Tabloya gelirsek; Justitia’nın kılıcıyla ezdiği o kişiyi de hepimiz yakından tanıyoruz aslında. Dedim ya, her detayı yakinen tanıyoruz. Yerde, bir kutunun içinde altınları ve mücevherleri dökülmüş, yanında da maskesi olan bir adam var. Bu farklı şekillerde yorumlanabilir: O kişi yolsuzluk yapmış olabilir, tablodaki diğer kişilerin parasını çalmış olabilir veya parasıyla her şeyi satın alabileceğini sanan bir suçlu olabilir... Yanındaki maske ise onun artık düşen maskesidir. Adalet ile maskesi düşen bir suçlu... Kim bilir, belki de gücüyle suçunu gizlemeye çalışan birinin, adaletin keskin kılıcıyla maskesinin düşmesini konu alıyordur. Köşede Justitia’ya yalvaran, kucağında çocuğuyla bir anne duruyor. Toplumun savunmasız bir kesimini, adalete duyulan o yakıcı ihtiyacı ifade ediyor. Justitia’nın yanındaki melek adalete yardım eden o ilahi gücü temsil ederken; tablonun üzerinde ona defne çelengi getiren ve borazan çalan melekler ise adaletin zaferini kutluyor. Sanatçı ışığı kullanışıyla da bize bir şeyler anlatıyor aslında. Justitia’nın bembeyaz ve ışıklar içinde resmedilmesiyle; annenin ve yerdeki suçlunun karanlıkta kalması arasında keskin bir zıtlık var. Işık sadece güce mi vuruyor, yoksa umuda mı? Her detayıyla o kadar tanıdık bir tablo ki... Bir farkla: Bugün adalet bu kadar belirgin değil. Bizlerin canını acıtan da bu değil mi zaten? Adaletle gelen o iç rahatlamasının gecikmişliği, bizlerde bir burukluk oluşturmuyor mu? O adalet isteyen anne, çocuğunu kaybettikten sonra "Ne zaman gelecek?" diye beklerken çektiği acıların hesabı peki? Belli belirsiz görünen, tablonun en altındaki o solmuş çiçekleri görüyor musunuz? Solmuş umutları, canları, hevesleri ve adaleti beklerken yaşarken ölen o ruhları temsil etmiyor mu? Evet; adalet topaldır, ağır ağır yürür fakat gideceği yere er geç varır. Fakat sizce, geç gelen adalet adalet midir?
Adaletin Zaferi / Gabriël Metsu Resim kaynak: Mauritshuis, Lahey
без подписи
Selamlar, kanalımıza hoş geldiniz! 🫡 Burada sanat eserlerinin derinliklerine, tabloların barındırdığı insanlık hallerine birlikte bakacağız. Katıldığınız için çok mutluyuz. ✨ Paylaşımlarımız hakkındaki yorumlarınızı, önerilerinizi veya eleştirilerinizi her zaman duymak isteriz. Geri bildirimlerinizi iletmek için Ekşi Sözlük’teki 'tuvalin ötesi' başlığını kullanabilirsiniz. Linkini asağıya bırakıyorum. Sanatın 'neden'ini birlikte keşfetmek dileğiyle https://eksisozluk.com/tuvalin-otesi--7915259
без подписи
без подписи
Manuel Domínguez Sánchez / El suicidio de Séneca (Seneca'nın İntiharı) Bugün sizlerle Manuel Domínguez Sánchez tarafından 1871 yılında yapılan "El suicidio de Séneca" (Seneca'nın İntiharı) adlı eseri inceleyeceğiz. Bana kalırsa bu, oldukça dramatik bir ölüm. Düşünün ki; hayatınızı adadığınız felsefeyi, son kez ve en çarpıcı şekilde sergileyerek hayata veda ediyorsunuz. Hikayesi şöyle: Roma İmparatoru Nero'nun eski hocası ve danışmanı olan ünlü Stoacı filozof Seneca, imparatoru devirmeyi amaçlayan Pisonian Komplosu'na karışmakla suçlanır. Seneca’nın bu plana gerçekten dahil olup olmadığı hâlâ tartışmalı olsa da, paranoyası artan Nero ona ölüm emrini gönderir. Ancak Roma geleneğinde soylulara bir "ayrıcalık" tanınırdı: Cellat tarafından öldürülmek yerine kendi canına kıyma (intihar) emri. İşte tam bu anı resmeden onlarca eserden biri de Sánchez’in bu çalışmasıdır. Estetik açıdan beni çok etkileyen bu sahnede Seneca küvete girer ve bileklerinin kesilmesini ister. Yaşlı olduğu için kanı yavaş akar; ölümü hızlandırmak için ona zehir içirilir. Filozofun etrafında dostları ve öğrencileri vardır. Onlar gözyaşlarına boğulmuşken, Seneca onlara o ünlü sorusunu sorar: "Sizi koruyacağını düşündüğüm felsefe ilkeleriniz nerede?" Tabloda Seneca artık ölümü kabullenmiş, öğrencileri ise korku ve üzüntü içindedir. Seneca’nın sorduğu bu soru, muazzam bir son değil mi? Aslında onlara şunu demek ister: "Kitaplar dolusu felsefeyi hayat süt liman olduğunda konuşmak kolaydır. Gerçek felsefe, tam da bu anlar için değil miydi?" Ressamın bu estetik tablosu, bir noktada Stoacılığı da harika özetler. Bir yanda hıçkıra hıçkıra ağlayan, korku içindeki genç öğrenciler; diğer yanda ise kanı akarken bile sarsılmayan, adeta bir heykel gibi duran Seneca... Bu, Stoacılığın temelidir: Dış dünya ne kadar kaotik olursa olsun, içsel kale sarsılmamalıdır. Tablonun bir de görülmeyen kısmı var elbette: Seneca'nın eşi Paulina. Seneca ile beraber ölmek için intihar etmiştir fakat Nero, halkın tepkisini çekmemek adına onu kurtarıp zorla yaşatmıştır. Peki, Seneca gerçekten Nero’ya ihanet etmiş midir? Tarihi geriye dönüp yaşayamayız ancak denilene göre Nero; annesini öldürttükten sonra geçmişe ve ahlaka ait son bağı olan hocasıyla da köprüleri atmak istemiş, bu komployu bir bahane olarak kullanmıştır. En nihayetinde hayatını adadığın felsefenin en zor sınavını son anında vermek... Nereden baksanız çok etkileyici. Aslında Stoacılığın günümüzde Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve modern psikolojide yeri büyüktür. Belki de bu felsefenin günümüze kadar ulaşma sebebi, tarihinde barındırdığı bu büyük fedakarlıklardır. Seneca’nın bu vedası, aslında Stoacılığın iki keskin aynasını aynı anda yüzümüze tutar: 'Amor Fati' ve 'Memento Mori'. Kaderini sev; çünkü başına gelenleri değiştiremiyorsan, onlara verdiğin tepki senin tek özgürlüğündür. Ve ölümü hatırla; çünkü sonun kaçınılmazlığını kabullenmek, geriye kalan her anı erdemle yaşamanın tek yoludur.
Manuel Domínguez Sánchez / El suicidio de Séneca (Seneca'nın İntiharı)
Hikayesi yarım kalan ve hayatı çalınan tüm kadınlar için
Bugün, son zamanlarda üzerinde sıklıkla düşündüğüm bir konuyu esas almış bir eser hakkında konuşalım. Konumuz: Ölüm. Eserimiz; 1672 yılında Juan de Valdés Leal tarafından yapılan ve İspanyol Barok sanatının en çarpıcı örneklerinden biri olan "In Ictu Oculi" (Göz Açıp Kapayıncaya Kadar). Tabloya baktığımızda ilk gözümüze çarpan bir iskelet figürü oluyor. Bir elinde tabut tutarken diğer eliyle uzunca bir mumun ışığını söndürüyor. Evet, bu kişi Azrail. Tabutuyla beraber, mum ışığıyla tasvir edilen hayatımızı söndürüyor. İlgi çekici kısmı ise tablonun çevresi: Yerde bilgiyi temsil eden kitaplar, iktidar ve gücü temsil eden taçlar ve asalar, zenginliği temsil eden ipek kumaşlar, savaşı temsil eden zırh ve kılıçlar, dini temsil eden haç işaretleri mevcut. Ayağının altında ise dünya... Ve her şeyin üzerinde olan ölüm. Mum ışığının yanında ise o sarsıcı ibare yazıyor: "Göz açıp kapayana dek." Dünyayı kasıp kavuran savaşlar, din kavgaları, güç oyunları, zenginliğin ve bunların altında ezilen halklar... Hepsinin mutlak bir sonu var aslında. İstisnasız herkesin eşit olduğu tek konu; ölecek olmak. Tüm amaçların yok olduğu, anlamsızlaştığı bir kavram bu. Toplasanız en fazla 100 yıl yaşayacağımız bu dünyaya ne çok kavga sığdırıyoruz. Ne çok anlamsız amacımız var, değil mi? Buna rağmen bunca kötülük, hiç ölmeyecekmiş gibi davranışlar ve kavgalar neden? Hayatın geçiciliğine hakkında çok sevdiğim bir söz vardır: "Ölüm sana sıradan bir günde, yarım kalmış planlarının ortasında gelecek ve dünya sensiz de yoluna devam edecek." İnsan hep başkası ölür sanır. Hep komşunun, yabancının canı yanar gibi gelir. Ta ki kendi ailesinden bir kayıp verene kadar... O zaman ölüm anlam kazanır. O zaman kişi bir gün öleceğini anlar. En acısı da ölümden sonra dünyanın devam edecek olmasıdır. Koskocaman dünyada karınca kadar yer kaplıyoruz; varlığımız da yokluğumuz da aslında evrensel bir anlam ifade etmiyor. Peki, amacımız ne? Topu topu maksimum 100 yıl sürecek yaşamımız neden var? Peki, hepsi bu kadar mı? Ölüm bir son mu? Yüzyıllardır insanın düşündüğü ve cevap aradığı bu sorunun çeşitli inançlarda karşılığı farklı belki. Fakat eninde sonunda hepimiz öğrenmeyecek miyiz, göz açıp kapayıncaya dek.
"In Ictu Oculi" (Göz Açıp Kapayıncaya Kadar) / Juan de Valdés Leal / 1672
Ölüm sana sıradan bir günde, yarım kalmış planlarının ortasında gelecek ve dünya sensiz de yoluna devam edecek.