diraase
СтатистикаHayatı Sana giden bir yol bildim.. O ne benim dileğimdir, ne hedefim olabilir ne de huzur bulduğum evim… • telegram ve youtube dışında sosyal medya kullanmıyorum. | youtube.com/@diraase
- Последний пост
- 14 авг.
- Последнее чтение
- 15 авг.
- Постов за неделю
- 4
- Всего постов
- 39
- Тип
- открытый
- Язык
- турецкий
- Категория
- Видео
- В каталоге с
- 13 авг.
- 1/24сутки в ленте
- 1 398
- 1/48двое суток
- 1 602
- 1/72трое суток
- 1 727
Оценка по просмотрам недавних постов: пост набирает почти всё за первые сутки.
Посты
• Haftalık korunma التحصين الأسبوعي: ورد عن أسماء بنت أبي بكر قالت: "من قرأ يوم الجمعة بفاتحة الكتاب، و (قل هو الله أحد)، و (قل أعوذ برب الفلق)، و (قل أعوذ برب الناس) سبعَ مرات حفظ ما بينه وبين الجمعة الأخرى. [وفي رواية: من قرأ بعد الجمعة]. رواه البيهقي وغيره Esmâ bint Ebû Bekr radıyallâhu anhâ’dan şöyle dediği vârid olmuştur: “Kim Cuma günü [bir rivâyette Cuma (namazın)dan sonra]: Fâtiha, İhlâs, Felak ve Nâs Sûrelerini 7 defa okursa; o Cuma ile bir sonraki Cuma arasında korunmuş olur.” Beyhakî ve diğerleri rivâyet etmiştir • Erkeklerin Cuma namazını, kadınların öğle namazını kıldıktan sonra: • 7 defa Fâtiha Sûresi • 7 defa İhlâs Sûresi • 7 defa Felak Sûresi • 7 defa Nâs Sûresi okuması, o Cuma gününden bir sonraki Cuma gününe kadar okuyan kimsenin korunmasına vesîle olur. Bunu söyleyen Ebû Bekr radıyallâhu anh’ın kızı Esmâ radıyallâhu anhâ’dır ve rivâyet mahfûzdur. Râki Şeyh Yûsuf Ebu’l-Hamd -hafizahullah- bu rivâyet hakkında dedi ki: “Bu azîm rivâyet, mahfûz olmasına rağmen, hadis kitaplarında sıklıkla göz ardı edilmektedir. Lâkin bunun Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmesi muhtemeldir: 1- Çünkü bu, bir Sahâbînin kendi görüşüne veya yargısına dayanarak belirleyemeyeceği gaybî bir meseledir. 2- Çünkü bu, bağımsız akıl yürütme yoluyla metinlerden çıkarılabilecek -istinbâtla söylenebilecek- bir şey değildir. Bu sûreler Cuma namazından sonra, okurken anlamları üzerinde düşünerek, hiçbir şüphe duymaksızın, güçlü bir yakîn ile okunur.”
Deniz hırçınlaştığında yüzmeye çalışmak insanı tüketir. Bazen elden gelen tek şey, çırpınmayı bırakıp kendini o denizin akıntısına, yani teslimiyete bırakmaktır. Ve bil ki, savrulduğun, savrulmaktan yorulduğun yerde yapman gereken şey, yalnızca elden gelen şeydir.. Çırpındığında ise yorulursun ve sadece boğulursun. Kendini bıraktığında ve teslimiyete sarıldığındaysa, belki de dalgalar seni limana ve emâna sürükleyecektir.. Denizin Rabbine teslim ol..
Ümmetin rabbânî âlimlerini zindanlara atan Suud, (Şeyh Atıyetullah el-Lîbî’nin vasfıyla;) İslâm âlemine karşı yürütülen Haçlı seferberliğine bir devletin verebileceği en büyük desteği veren Pakistan ve ümmetin gücüymüş kibrine bürünürken esasta ümmetin mücâhidlerine karşı savaşta rol alan ve Afrika’nın pek çok konumunda sivil halkın katliamına bulaşan Türkiye’nin ittifâkına sevinenler, hâlâ bir heyûlanın içindeler. Ümmeti kurtaracak bu sözde ‘İslâm ittifâkı’ devletleri, bundan önce İslâm adına Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de neredeydi? Ve bugün Filistin’de, Somali’de, Sudan’da, Doğu Türkistan’da “ümmet adına” neredeler? Müslümanlara karşı hangi safta, hangi roldeler? Bunu bir “ümmet buluşması” gibi lanse eden sözde ulemânın, bu liderlerin İslâm’ın neresinde olduklarını anlatmaya cesaretleri var mı? Ümmet, kendisini parçalayan bir sistemle bir araya gelmeyecek. “Hakk” ümmeti, asla ve asla bâtıl üzere kurulu bir düzen hakk üzere birleştirmeyecektir. Ve İslâm, kendisini terk edenleri islâmın izzetiyle yüceltmeyecektir. Kim neye, ne için, nasıl hizmet ediyor bakmaksızın, muslihi ve müfsidi şahıslarda Kur’ân’ın tanımlarıyla analiz etmeksizin, usûlsüz ve asılsız bir siyâsete ‘İslâm siyâseti’ diyemezsiniz. Siyâsî İslâm; Şerîat’ın uygulanmasıdır. Kendilerini hakkın temsilcileriymiş gibi gösterenler; kendi bâtıllarını örtbas etmek ve Hakk’la ve Hakk ehliyle savaşmayı kolaylaştırmak için, ‘Hakk’a başka başka isimler uyduruyorlar ve onu zihinlerde bâtıllaştırıyorlar. Böylece doğru ve doğrunun ehli, vahyin öğretisinde değil, siyâsî otoritenin retoriklerinde aranır olmuştur. Fakat bilmiyorlar mı ki İslâm, onu koruyanları korumak, onu terk edenleri ise yok etmek için gelmiştir. «Velev ki kâfirler istemese de, Allah nûrunu tamamlamaktan (O’nun katında makbul olan Dîni/Şerîati üstün kılmaktan) başkasını kabul etmez.» Tevbe: 32 Allah’ın Şerîatini ve hükmünü terk eden, O’nun harâm kıldığı günâhları helâl ve işlenebilir kılan ve böylece yeryüzünde fesâdın artmasında önder olanlar, Kur’ân’ın tabiriyle müfsiddirler. Ve Allah subhânehu ve teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur: «Allah, müfsidlerin işini asla başarıya ulaştırmaz.» Yûnus: 81 Temeli -İslâm’da- fâsid ve bozuk olan, onu yapanların ve ortaya koyanların sâlihlerden veya muslihlerden (müfsidin zıttıdır) olmadığı her iş; dışarıdan ne kadar güçlü veya süslü görünürse görünsün, ilâhî kanuna göre fâsiddir ve çökmeye mahkumdur. Onların kendilerini nasıl vasfettiklerinin, ne adla öne çıktıklarının veya nerede toplandıklarının hiçbir önemi yoktur. Allah’ın şerîati/siyâseti dışındaki her siyâset fâsiddir, sâlih değil. Ve salâh ve ıslâh da yalnızca Allah’ın koyduğu düzen ile mümkündür. «Onlara: Yeryüzünde fesâd çıkarmayın, dendiği zaman; "Biz ancak ıslâh edicileriz" derler.» Yeryüzündeki hangi fesâd Allah’ın âyetlerini -dilleri konuşsa da fiilleriyle- yalanlayanlardan, Allah’ın dosdoğru yolundan alıkoyanlardan, Allah’a ve O’nun dostu mü’minlere savaş açanlardan, Allah’a ve Rasûlüne ﷺ en şiddetli sevgiyi besleyenlerden yüz çevirirken, Allah’a ve Rasûlüne ﷺ en şiddetli düşmanlığı yapanlarla bağ kuranlardan, sonra da bu hâl üzere olmanın “salâh ve ıslâh” olduğunu iddia edenlerin fesâdından daha büyüktür? «"Biz ancak ıslâh edicileriz" derler. • İyi bilin ki, onlar müfsidlerin ta kendileridir..» Bakara: 10-11 «.. Rabbin fesâd çıkaranları (müfsidleri) en iyi bilendir. • Eğer seni yalanlarlar (ve inanmazlar)sa de ki: “Benim amellerim bana, sizin amelleriniz de size aittir. Siz benim yaptığım amellerden berisiniz, ben de sizin yaptığınız amellerden beriyim.” • Onlardan seni dinleyenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi duyuracaksın? • Onlardan sana bakanlar vardır. Fakat basîretlerini kaybetmişlerse, körlere sen mi doğru yolu göstereceksin? • Doğrusu Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmediyorlar.» Yûnus: 40-44 Hakk ehli sırf az diye çoğunluğun bağırtısını hak sanarak dava belleyenler, Nebî’nin ﷺ davasını hiçbir zaman hissedemeyecekler. «.. sakın sen, müfsidlerin yoluna uyma.» Arâf: 142
Abdusselam Bali isimli Mısırlı bir Alimin başından geçen bir hadise var.
Bu zamanda dînine bağlı, iffetini koruyan, hicâbına ve hayâya bağlı kadınlar bulmak elbette zor ve elbette böylesi kadınlar dünyâdan ve içindekilerden daha kıymetli, daha değerliler. Fakat elhamdulillah ki bu vasıflara ve hatta daha fazlasına sâhip olan sâliha kadınlar sanıldığından çok daha fazlalar. Allah bu fazîletler üzere bulunan mü’min genç kızlara ve kadınlara sebât versin, onların hidâyetini daha da artırsın. Ancak pek zikredilmeyen bir husus var; bu zamanda nasıl ki iffet sâhibi, tesettürü kâmil, hayâlı ve sâf kızlar/kadınlar üstün ve değerlidir; aynısı ve misliyle -asla eksik değil- iffetini koruyan, dîninin şiârlarına kalpten bağlı, hayâ ve takvâ sâhibi temiz erkekler de öyle değerlidir. İffeti korumak, tayyib/temiz olmak, Allah’a karşı takvâ duymak asla yalnızca kadınlarla sınırlı bir durum değildir. Bilakis erkekler de ancak bu fazîletlere ehil olduklarında değerli, özel ve sâlihtirler. Açıkçası bu zamanda, yalnızca Rabbine olan sevgisinden ve sırf Rabbi böyle emrettiği için Allah’a itaat üzere bulunan sâliha kadınlar, hâli böyle olan erkeklerden hatırı sayılır derecede fazladır. Bugün, gözünü harâmdan korumuş, kendisine harâm olan bir ele-tene dokunmamış, kalbini temiz ve sâf tutmak için hâlisane bir nefis mücâdelesi vermiş, Rabbine karşı duyduğu takvâ ile kendisine yabancı olana karşı vakûr ve hayâlı kalmış sâlih erkekler oldukça azdır. Maksat eleştiri yahut kınama değildir. Aksine şu manâyı ulaştırma gayesi gözetiyorum; Nasıl ki bu fitne zamanında sâliha kadınlar özeldirler. Aynı şekilde, sâlih kalabilen erkekler özeldirler. Bu imtiyâzı kadınlarla sınırlandırmak, iffeti korumanın sanki sadece kadınlar için geçerli olduğu vehmini doğuruyor. Erkeğin iffetten ödün vermesinin, harâm ilişki içinde olmasının veya bir yabancıyla tokalaşmasının normalleştirilmesi kabul edilemezdir. Kezâ böyle erkeklere ancak böyle olan kadınlar uygundur; örtüsü kâmil, afîfe, sâliha kadınlar değil. Edeb üzere yetişen hiçbir sâliha kız böylesini reddetmesi sebebiyle kınanmayı hak etmez, aksine o Allah’ın beyânıyla korunmuştur (Nûr: 26). Ve hiçbir sâliha kız, eşi olacak kimsenin kendisinden daha aşağı olmasını istemez. Aksine her türlü fazîlette kendisinden üstün olmasını ister, çünkü kavvâm olan, yönetecek ve yetiştirecek, öğretecek ve eğitecek olan erkektir. Kadın erkek üzerinde bu güce sâhip değildir. Doğru olan şudur; erkekte de kadında da, ahlâkı ve özü ‘temiz (tayyib)’ tutanlar kıymetlidirler. Bu böyle olduğu için Allah subhânehu ve teâlâ âyette bunu her iki cins için de detaylandırarak, bu hakîkati onu okuyan her kalpte pekiştirmiştir: «Kötü (mânen pis/çirkin olan) kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz (tayyib) kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır.» Nûr: 26 Temiz kadınlar, temiz erkeklere.. Temiz erkekler, temiz kadınlara.. Cümle muhalif şekilde kurulmasa da mefhûm anlaşılır olduğu hâlde, Allah bunu kesinleştirerek erkek-kadın her kul için ‘tayyib/temiz’ olmanın fazîletini ortaya koymuştur.
قال قتادة بن دعامة -رحمه الله-: مَن ظلمك فلا تظلمه، وإن فجر بك فلا تفجر به، وإن خانك فلا تخنه؛ فإنّ المؤمن هو الموفي المؤدّي، وإن الفاجر هو الخائن الغادر. شعب الإيمان للبيهقي ٢٦٥/٦ Katâde bin Diâme rahimehullah dedi ki: Sana zulmeden kimseye, sen zulmetme. O, günâha aldırmayıp sana karşı haddi aşarak ahlâksızlık yaparsa (fücûr), sen ona karşı ahlâksızlık yaparak günâha düşme. O sana ihânet ederse, sen ona ihânet etme. Çünkü Mü’min: sözüne sâdık kalan vefâkâr ve emâneti yerine getiren güvenilir kimsedir. Fâcir (ahlâksız günâhkâr) kimse ise, hâinlik eden ve aldatan vefâsız kimsedir. Şuabu’l-Îmân 6/265
قال السري لبعض جلسائه: لا تلزم نفسك طول الفكرة في ما يورث قلبك ضعف الإيمان، فإن ضعف الإيمان أصل كل إثم وهم وغم، ولكن اشغل قلبك بكل ما يورث اليقين، فإن اليقين يورث كل طاعة، ويباعد من كل غم وهم، ويؤمنك من كل خوف، ويقربك من كل روح وفرح، وكذلك روي عن النبي ﷺ أنه قال: «ما أوتي عبد خيرا له من اليقين». الزهد الكبير ٩٦٩ Seriyy es-Sakatî rahimehullah, meclisinde sıklıkla bulunan arkadaşlarından birine şöyle dedi: “Onu düşünmenin kalbindeki îmânı zayıflatacağı şeyi uzun uzun düşünmeye nefsini kaptırma. Zira günâhların, kederlerin ve tasaların bütün hepsi, îmân zayıflığından kaynaklanır. Fakat sen kalbini, sana güçlü îmânı (yakîni) mirâs bırakacak her şeyle meşgul etmeye bak. Çünkü yakîn (güçlü îmân); sana bütün itaatleri/ibâdetleri kolaylaştırır, seni bütün keder ve tasalardan uzaklaştırır, seni bütün korkulardan emniyette kılar ve seni her türlü huzura ve mutluluğa yaklaştırır.” Aynı şekilde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: «Hiçbir kula, yakînden (güçlü îmândan) daha hayrlı/güzel/üstün bir şey verilmemiştir.» ez-Zuhdu’l-Kebîr 969
قالت أم الدرداء رضي الله عنها: كان لأبي الدرداء ستون وثلاثمائة خليل في الله يدعو لهم في الصلاة، فقلت له في ذلك، فقال: إنه ليس رجل يدعو لأخيه في الغيب إلا وكَّل الله به ملكين يقولان «ولك بمثل»، أفلا أرغب أن تدعو لي الملائكة؟ سير أعلام النبلاء ٣٥١/٢ Ummu’d-Derdâ radıyallâhu anhâ dedi ki: “Ebû Derdâ’nın Allah için sevdiği ve namazda kendilerine duâ ettiği üç yüz altmış dostu vardı. Onunla bunun hakkında konuştuğumda bana dedi ki: "Kardeşine gıyâbında duâ eden hiçbir kimse yoktur ki, Allah onun başına «Sana da aynısı verilsin» diyen iki meleği vekil/görevli kılmış olmasın. Benim için Meleklerin duâ etmesini istemeyeyim mi?” Siyeru Alâmi’n-Nubelâ 2/351
Abbâs b. Abdulmuttalib radıyallâhu anh’dan rivâyetle, o dedi ki: Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir şey öğret, onu Allahu teâlâ’dan (bana vermesi için duâ edip) isteyeyim.” Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Allah’tan âfiyet isteyin.» Birkaç gün sonra yeniden gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, bana bir şey öğret ki Allahu teâlâ’dan onu isteyeyim” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana dedi ki: «Ey Abbâs! Ey Allah’ın Rasûlü’nün amcası! Allah’tan, dünyâ ve âhirette âfiyeti isteyin!» Tirmizî 3514 اللهُمَّ إنَّا نَسْأَلُكَ العافِيَةَ فِي الدُّنيَا والآخِرَة.
Kur’ân’ı tedebbürün hakkıyla tedebbür etsek, bizi her şeyden önce Rabbimiz Allah’a karşı hüsnü edeb ve ahlâk ile terbiye ettiğini görürüz. Kur’ân’da zikredilen Nebîlerin her birinin kıssasında, bize öğretilen ve gösterilen hikmetler, ahlâklar ve ilimler vardır. Onların hayâtlarında, kavimleriyle yaşadıklarında, Allah subhânehu ve teâlâ’ya münâcâtlarında; Allah’a nasıl daha iyi bir kul olacağımızın sırları vardır. Kur’ân, bir tarih kitabı olduğu için bütün bu geçmişi bize aktarmış değil. Fakat: «Biz onu böylece Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ve onda tehditlerimizi tekrâr tekrâr açıkladık. Umulur ki onlar, bu sayede Allah’tan korkup takvâ üzere olurlar (günâhları terk ederler), yahut da o onlara bir öğüt ve ibret olur.» Tâhâ: 113 Bize indirilen her bir âyetin îmândan, Allah’ı tevhîd etmekten/O’na bağlılıktan, takvâdan, O’nun sebîlinde cihâddan ve her türlü güzel ahlâktan büyük incelikler sakladığını ancak bu Kitâb ile birlikteliğimiz arttığında görebiliriz. Kur’ân elimizde bile değilken göğüslerin onun nûruyla dolması, zihinlerin onun ilmiyle berraklaşması mümkün olmaz. «Size verdiğimizi (Kitâb’ı) kuvvetle tutun ve içinde olan (hükümleri) hatırlayın (sakın terk etmeyin) ki, (Rabbinizin şeriatine tutunmanız vesilesiyle) takvâ sâhiplerinden olasınız.» Arâf: 171 Allah subhânehu ve teâlâ bunu, İsrailoğulları kendilerine gelen Tevrât’taki hükümlerden imtinâ ettiklerinde, onlara bir tehdit olarak dağı yerinden söküp onların başları üzerine kaldırdığı zaman emretmiştir.. SubhânAllah! İsrailoğulları, emirleri ve yasakları konusunda Allah’ın hükümlerini terk edince Allah dağı olduğu yerden kaldırıp tehdidini göstermek için onların üzerinde tuttu; «Hani dağı sanki bir gölgelikmiş gibi onların üstüne kaldırmıştık da onlar, dağ onların üzerine (bırakılıp) düşecek sanmışlardı. (Onlara:) Size verdiğimizi (Kitâb’ı) kuvvetle tutun ve içinde olan (hükümleri) hatırlayın (sakın terk etmeyin) ki, takvâ sâhiplerinden olasınız (dedik!).» Arâf: 171 Bugün bu âyette öğüt biz Mü’minler için değil midir? Sanki böyle bir âyetin varlığından habersizdik, değil mi?..
Ubûdiyyet; Allah’a karşı güzel edebe sâhip olanın gireceği bir kapıdır. Yûsuf aleyhisselâm’ı düşünün.. Küçük yaşta babasından ayrıldı. Kuyuya atıldı. Çok az bir fiyata satıldı. Azîz’in eşi ile imtihân edildi. Yıllarca hapiste kaldı.. Buna rağmen, bütün bunların ardından o şöyle dedi: «Muhakkak ki benim Rabb’im, dileyeceği şeyde (lütfunu kuluna incelikle bahşeden) Latîf’tir.» Nefsin hissettiği ve yaşadığı her şeye rağmen, O’nun lütfunu görebilmek, kulun Rabbine karşı edebinin güzelliğindendir.
مِن أشدّ حسرات الحياة أن يبيعَ المرءُ دينَه طمعًا في منفعةٍ من الدنيا، ثمّ يلتفت فيجد بجواره مَن لم يبِعْ شيئًا وقد حازَها كاملةً غيرَ منقوصة. فلا هو حفِظَ دينَه، ولا هو انفردَ بدنياه.
Küçüklüğüne rağmen kalp, dünyâdan ve içindeki her şeyden daha ağır geliyor rûha bir zaman sonra. Her şeyden daha yorucu, daha yıkıcı, daha zâlim.. Kalbi taşımak dağları taşımak kadar ağır geldiğinde insana kaçacak hiçbir yeri kalmıyor artık. Kendinden bile kurtulmak için, Rabbine kavuşacağı Cenneti umarak işleyeceği sâlih amelinden başka.
Kehf Sûresinin 14. âyetindeki (شَطَطًا - şatatâ) kelimesinin doğru telaffuzu bu şekildedir. #kehfsuresi
Her Cuma okuduğumuz veya okumaya çalıştığımız Kehf Sûresi’nde sıkça yapılan bazı kıraat veya tecvid hatalarını inşaallah #kehfsuresi etiketiyle -tashîh etmek maksadıyla- paylaşmaya çalışacağım. Kehf Sûresi, içerisindeki bazı kelimelerin nutku açısından tilâveti biraz zor sûrelerdendir. Fakat inşaallah mutkin bir kârinin sürekli dinlenmesi neticesinde hem okuması hem isteyen için hıfzı çok daha kolaylaşacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’i kâidelerine göre ve daha güzel okumak için veya doğru şekilde ezberlemek için bu zamanda elimizde pek çok araç var. Allah’ın bu nimetinin kadrini bilmeliyiz diye düşünüyorum.. Bir hoca bulamayan kimse en azından evde şu yöntemi uygulayarak Kur’ân’ı daha doğru okuduğu bir seviyeye gelebilir: Youtube’da, Google’da veya Ayah uygulamasında, aşağıda zikredilen kârilerden birinin “mucevved/tecvidli” (önemli olan nokta burası) okuyuşunu seçerek, günlük olarak 1-2 âyet de olsa kıraat çalışması yapmanızı tavsiye ederim. Örneğin ilk olarak Fâtiha ve sonrasında Fîl sûresinden sonrası için bu çalışmaya başlayabilirsiniz. Kârilerin mucevved tilâvetlerini her yerde bulamayabilirsiniz, bu nedenle link ekledim. • Mâhir el-Muaykılî • Mahmûd el-Husarî • Abdullah Basfar • Hâlid el-Cuheyyim • İbrâhîm el-Ahdar -Fakat kolaylığı dolayısıyla direkt Ayah uygulamasını kullanmanızı tavsiye ediyorum.. -Ve ikinci olarak naçizane Şeyh Mâhir’in tilâvetini tercih etmenizi tavsiye ediyorum. Evde yapacağınız çalışmanızda bu ses ve makâm daha kolaylık sağlayacaktır. Fakat namaz tilâvetlerini değil, yalnızca linkini eklediğim veya Ayah uygulamasında “Melik Fahd Kompleksi” tarafından yayınlanan mücevved mushaf sürümünü kastediyorum. °°° • Öncelikle âyeti en az on kez tane tane okuyun. • Daha sonra âyeti seçtiğiniz kâriden en az on kez dinleyin. • Daha sonra âyetteki her bir kelimeyi tek tek dinleyin ve her bir kelimeyi dinledikten sonra o kelimeyi kendiniz tekrâr edin. • Daha sonra âyeti başından sonuna yeniden okuyun ama bu kez sesinizi kayda alın. Sonra kâri ile kendi okuyuşunuzu kıyaslayarak, kâriden farklı telaffuz ettiğiniz kelimeleri düzeltmeye çalışın. Burada dikkat etmeniz gereken nokta kâriden farklı çıkardığınız harfleri fark edebilmeniz. Örneğin kârinin hangi harfi kalın, hangi harfi incelterek okuduğunu; sizin o harfi nasıl çıkartmış olduğunuzu karşılaştırın. Mahreç ve kıraatte, bütün dikkati vererek kâriyi dinlemek kadar eğitici bir şey tecrübe edilmemiştir. Dinlemek, sonra tekrâr etmek. Sonra yeniden dinlemek ve tekrâr etmek. Tâ ki onu doğru çıkarana dek. Yani örneğin: «ونَمَارِقُ مَصْفُوفَة» âyetini düşünelim, bu cümleyi önce oku sonra hemen peşinden dinle, sonra yeniden oku sonra yeniden dinle, sanki kıraatini dinlediğin kârinin kıraatine ilhâk eder gibi. Bu şekilde onu doğru okuduğuna emin olana dek tekrâr et. Bu yöntemi düzenli bir şekilde uygulamaya ve Kur’ân’ı mücevvid kârilerden (mücevvid: Kur’ân’ın tecvid ahkâmını çok iyi bilen ve kurallarına göre en güzel şekilde, tertîl ile okuyan kimse) dinlemeye alışkanlık kazandığınızda Allah’ın izniyle kıraatinizde -mahreç, tecvîd ve makâm açısından- ciddi bir iyileşme seyredeceksiniz. İçten bir niyet ve Allah’tan muvaffakiyeti için duâ etmek ile başlayan kimse güzel sonuçlar elde edecektir inşaallah. #tavsiye
اللهم صل وسلم على نبينا محمد، وأحينا على سنته وتوفنا على ملته واجمعنا به في الفردوس الأعلى..
«And olsun ki size, içinizden sizin sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size (ve hidâyete ermenize) düşkün, Mü’minlere şefkatli ve merhametli bir rasûl gelmiştir. Buna rağmen eğer onlar (Ey Rasûlüm), (senden) yüz çevirirlerse, de ki: “Bana Allah yeter, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben, yalnız O’na tevekkül ettim. Ve O, yüce arşın Rabb’idir.”» Tevbe: 127-128
Endelüs fakihlerinden İmâm Bakî bin Mahled el-Kurtubî’nin hadis Müsned’inde, kendisinden hadîs rivâyet edilen kadın sahâbî sayısı 216’dır. Kutub-u Sitte’de ise kadınlardan (sahâbe ve tâbiîn kadınlarından) yapılan rivâyet sayısı yaklaşık 2764’tür. Mü’min kadınların, Allah Rasûlü’nün -sallallahu aleyhi ve sellem- Sünneti’nin teblîğindeki ve Hadîs hizmetindeki rolü öyle büyüktü ki, şer'î nice mesele ve hüküm hakkında gelen rivâyetlerin tek râvisi yalnızca kadınlar olmuştur. Hatta öyle ki, bugün bütün bir ümmetin işlediği nice sünneti ümmete nakleden, tek bir kadın sahâbî olmuştur. #tarih
Duâ’dan sonra, kul için tehlikeli hiçbir şey yoktur.. Bu nedenle kul için, her işinde, en önemsiz gördüğü meselede yahut ona en ağır gelen meselesinde, duâya sarılması onun için ancak bir kazançtır. Duâ ettikten sonra, içtenlikle Allah’tan hayrı ve rızâsını istedikten sonra, vallahi kulun kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Endişeleneceği, üzüleceği, korkacağı hiçbir şey yoktur. Çünkü bundan sonra ona, “sevdiğine de erişse, korktuğu da başına gelse”, ancak Rabbinin rahmeti isâbet edecektir. Zira o, kendisinden beklenen ubûdiyyeti yerine getirmiştir. Bundan sonra gökten yere her şeyin kaderi elinde olan, kendisini Rahmân ve kullarına Latîf olarak isimlendiren Allah’tan endişe edilir mi? Ve onun yine korkacağı bir şey yoktur. Çünkü kul işinde O’na yönelmeyi bilmişse, Allah onun işini kendisi üstlenecektir. Allah’a teslimiyeti bilen kulların hayâtında, o teslimiyetin onlara döndürdüğü sükûneti ve bereketi, zorlukların kolaylığını ve kalp ferahlığını gördüm.